25 Mart 2011 Cuma

Yazmak

Yazmak görmektir beyninde oluşan her bir sesi. Vücut bulmasıdır, ayak basmasıdır görünür dünyaya düşüncelerin. İspatıdır ispatlayamadıklarının. Aklından geçenlerin itirafı, duygularının teslim edilişidir yabancı ellere.

Yazmak, yalnız olmayacaksın asla demektir. Her an seninle olacak sesler, renkler, hisler yorgunluktan bitap düşürene kadar döner etrafında. Özgürlüklerine kavuşmak isterler senin ellerinde. Bundandır muhtaçlıkları yazmana. Kurtulman imkansızdır bu hapisten. Hem lanetindir hem nimetin. Tek çarendir sen hapisken onlara özgürlüklerini vermek. Onlar özgürleştikçe genişler hücren. Yazdıkça açılır penceren. Yeniden hayat verdiklerin tutar kollarından, alır götürürler seni diyar diyar. Bakarsın onlarla birlikte tüm evrene. Gezersin ev ev, ülke ülke. Dokundukları her can etkilenir belki iyi belki kötü bir şekilde. Fakat illa bir iz kalır üzerlerinde.

Yazmak tanışmaktır ruhunla. Anlamaktır onu,anlatmaktır kendini ona. Tanıdıkça daha çok sevmektir benliğini.Bütünleşmektir her parçanla. Güçlerini bir araya getirmektir onlarla. Göstermektir bu gücü dünyaya. Yazmak isyandır tüm duvarlara. Kıstırılmışlığın acısına karşı koymaktır kendi yolunca. Kafa tutmaktır zorlayışlara,baskılara. Seni senden alan tüm yaptırımlara.

Yazmak küçük bir tohumdur, köklenmek için sulanmayı bekleyen. Okundukça koca bir çınara dönüşen, anlaşıldıkça meyve veren. Yazmak asla doyuramayacağın bir özlemdir. Hiçbir zaman tatmin olmayan, son nefesini isteyen. Tutkusunu söndüremezsin ne yapsan da. Çılgın bir aşık gibi peşindedir, tek istediği sen.

Yazmak  sığmaz tariflere, ne kadar anlatsan da. O sana verilen bir hediyedir. İster kullan, istersen de sakla.

Dost Dediğin

Nefes almak zorlaşır, tüm dünya çöktüğünde üstüne
Karabasan gibi boğar seni duyuramazsın tek bir nefes
Seslensen de anlamsız cümleler dudaklarında
Anlatamazsın
İçindeki boşluğu dolduramaz herhangi biri
Vızıltıdır artık her ses
Anlamsız,beyhude,yalan
Bir limandır oysa aradığın şimdi
Alaboradan kaçan küçük bir tekne gibi
Tanıdık,bildik,sıcacık
Açılan boşluğuna anlam verecek
Sakin,durgun,güvenli
Tüm yorgunluğun ardından dinlenebildiğin
Soru sormayan,yargılamayan
Başın ağrıdığında peşinden koştuğun bir ilaç misali
Sevdiğini söylemene gerek duymayan
Onsuz yapamayacağını bildiğin
Sana seni veren
Etrafını sis sarmış, gözlerin seçemezken hiç birşeyi
Yanında durup elini tutan
Bilirsin onu nerde bulacağını
Bilirsin hiç geri çevrilmeyeceğini
Küçük bir kaçamak gibi gidersin heyecanla yanına
Tüm sırlar aranızda güvenli
Umutsuzluk bulamazsın yanında
Arayışların can bulur paylaştıkça
İçindeki zehirin panzehiri elinde
Minnetle yudumlarsın her seferinde
Geldiğin gibi gidersin sessizce
Ama farklı, ama doygun, ama huzurlu
Ruhunun aynası bakar ardından
O da senin kadar mutlu.

18 Mart 2011 Cuma

Bir Duacı

Sizin için dua eden birileri var mı? Eğer varsa bilin ki kalpten seviliyorsunuzdur. Kimseye zorla dua ettiremezsiniz. Dua, öylesine kalıplaşmış sözlerden oluşmaz. Ta en derinlerden gelir ve öyle bir gelir ki tüm evreni sarsar. Gözünüzün şahit olmadığı, olamayacağı büyük bir enerjidir. Olağanüstü bir inançtır, tüm benliğinizle inandığınız. Mükemmel bir dilektir, reddedilmeyen. Çok ama çok istemektir, gücünüzü nice nice aşan. Sizin kendi dirayetinizle elde edemeyeceğiniz, çabalarınızın sonuçsuz kaldığı, geriye tutunmak için kalan tek daldır. Ve eğer birisi bunu sizin için diliyorsa, dünyadaki en değerli şeydir. Bütün fanilik yok olup gitse de yanınızda baki kalacak bir tek odur.

Dua, sürekli elde ettiğimiz birşeyin yerine gelecek sıradan bir metaryel gibi her gün bıkmadan istediğimiz sonsuz istekler değildir. Tarifsiz bir mutluluk, derinden bir acı yaptırabilir sadece bunu. Tüm hücrelerinizle hissettiğiniz, beyninizi yakıp kavuran, size günleri,ayları unutturan, sevinçten sizi çıldırtan bir güçle kana kana susadığınız dilektir o. Elle tutamazsınız, garantisini veremezsiniz, emin olup şüpheye düşersiniz ta ki gerçekleşene kadar. O zaman anlarsınız doğru şekilde dua ettiğinizi. O zaman hissedersiniz bunu size veren o büyük gücü. Fark edersiniz yanlız olmadığınızı. Birisi sizin için gerçekten dua ediyorsa çok sevmiştir sizi. Ona öyle bir sevgi vermişsinizdir ki, sizin için en büyük şeyi yapmıştır. Gerçek sevgiye karşılık gerçek bir dua. Annenin evladına verebileceği denklikte saf ve samimi, çıkarsız ve hesapsız. O yüzden eller kirletemesin diye tutulmaz, gözler nazar etmesin diye görülmez, akıl hapsetmesin diye özgürdür o. İnsanlar paha biçip küçültmesinler diye maddi değil manevidir. Bilgi, nasıl kullanılmadığı müddetçe faydasızsa, dua da inanılmadığı sürece işlevsizdir. Yok olmaz asla ama anlam da ifade etmez inanmayan için. Ziyan olu değeri bilinmeden.

Gerçek şu ki, inanılsa da inanılmasa da, adı farklı farklı da olsa bir ihtiyaçtır dua. İnsan olmanın bir gereği, zayıflığımızı kabul ettiğimiz için ne kadar yüce olduğumuzun bir göstergesidir. Kimliğimizin bir kabulü, teslimiyetin son noktasıdır. Bu yüzden, dua ettirebilmek bir kişiye, kelimelere sığmaz bir mutluluktur. Sonsuzlukta yankılanacak o sözcükler, sizin en büyük yandaşınız, alınan değil de verilen bir sevginin en güzel göstergesi olacaktır.

17 Mart 2011 Perşembe

Sabır ve Sabrın Tükendiği An

Sabır erdemdir denir ama aslında içgüdüdür, savaşma azmidir. Sabrın gücü ve süresi, elde edeceğimiz şeyi ne kadar istediğimize ve onun kafamızdaki biçilmiş değerine bağlıdır. İstediğine gerçekten ulaşmak isteyen kişi bir tek buna odaklanır. Karşısına çıkan zorluklar birer basamaktır sadece.

Fırtınalı bir günde, rüzgar olanca kuvvetiyle eserken, kökleri toprağın derinliklerine yerleşmiş bir ağacın düşmanına kafa tutmasıdır sabır. Pes etmez asla. Eğilir, bükülür, zayıf ve yaşlı dalları kırılır ama fırtınanın sonunda yaşamaya devam eder. Yahut uçurumdaki yamaçta, düşmek üzere asılı kalmış bir kişinin kanlar içindeki  tırnaklarını yamaca geçirerek yukarı tırmanmasıdır. Tek kişilik bir savaştır; zorluklar karşısındaki sessiz çığlıktır. Ben çok güçlüyüm demenin mütevazi bir şeklidir. Bazen zorla sabrettirildiğimizi düşündüğümüz durumlar olur. Fakat isteyerek savaştığımızın farkında olmayız. Fakirlik, hastalık, işsizlik, dışlanmışlık ve daha bir çok durum çıkar karşımıza. Bunları  istemediğimiz doğrudur ama biz zaten zenginlik, sağlık, arkadaşlık, sevilmek, başarılı olmak için savaşırız. Savaşacak bir şey yoksa sabredecek bir şey de olmaz.

İsteklerimiz için çabalarken, bir de uzun sürmüşse savaş, gücümüzün bittiğini hissederiz zaman zaman. Çıkmaza girer, bizi besleyen arzudan yoksun kalırız . Her yer siyaha döner birden. Gözlerimiz seçemez olur doğruyla yanlışı. Kendimizi ansızın çaresiz, yapayalnız ve kaybolmuş buluruz. Bunun da tuzaklardan biri olduğunu anlayamayacak kadar zavallı bir hale geliriz. Pes etmek, bir an önce kurtulmak isteriz bu acılardan. Artık savaş için taktikler üretmekten yorulmuş beynimizin huzura ermesini dileriz. Gözlerimizi kapattığımızda dipsiz bir kuyunun boşluğunda, onun kucağına teslim bırakmış buluruz kendimizi. O karanlık; ruhumuzu emerken izin veririz bir süre. Hem huzur vardır içinde hem de huzursuzluk. Elde etme isteğinin verdiği rahatsızlık yakamızı bırakmaz bir türlü. Bu sefer de onunla mücadele etmeye başlarız; kimle savaşmamız gerektiğini unutarak. Şizofren bir hasta gibi ikinci bir ses fısıldar kulağımıza. 'Aç gözlerini', der. ' O zaman kurtulacaksın, uyanacaksın'. Gözlerimiz kapalı kaldıkça, daha da çeker kendine bizi o dipsiz kuyu. Gerçekle yalan karışır birbirine; gözlerimizi açmak zorlaşır. Ses fısıldar... fısıldar...' Savaşın vardı senin ', der. 'Çok yoruldum', deriz sese.'Çok yoruldum, dayanamıyorum artık'. Güç verir o ses yeniden; arzularımızı hatırlatır. Uğruna savaştığımız şeyi ne çok istediğimizi, onun için neleri feda ettiğimizi yineler. Kayıplarımızın hiçliğe karışmasına razı gelmez gönlümüz. Açarız gözlerimizi yeniden. Gözlerimizdeki alev deler karanlığı. Bir ateş, bedenimizi kaplar. Umut dolar tüm benlik. Her şey yeniden parlar kendi renginde...

Tam yenildim derken tekrar başlar azim. İnsanoğlu vazgeçemez ölene kadar. Kah dipsiz kuyulardadır, kah savaşta. Bittim dediği an bir şekilde ayaktadır. Çoğu zaman fark edemese de, anlayamasa da ayakta olduğunu; geriye dönüp bakınca, işte o zaman ne savaşlar verdiğini kavrar.

16 Mart 2011 Çarşamba

Acelem Var

Bekle deme bana,
yetişmeliyim tüm kaçanlara, telafi etmeliyim hızlıca.
Sabret deme bana,
nasıl sabredebilirim.
Görmüyor musun ne kaldı ki şurda.
Koşmalıyım bir an önce, tatmalıyım her tattan,
koklamalıyım her kokuyu,
söylemeliyim aklımda ne varsa.
Daha olgunlaşman lazım deme bana.
Baksana ne kadar hızlı herşey.
Hiç birşey durmuyor yerinde.
Baksana ne kadar yakın son.
Daha ne çok şey var yapmak istediğim.
Sırayla deme bana.
Sıra bekleyemem ben.
Yakalamalıyım uçan kuşun kanadını,
rüzgar geçmeli bedenimden,
ruhum hala bunu hissederken.
Dur deme bana,
duramam ben.
Nefesim her an tükenirken,
ağzımda dolu dolu cümleler,
nasıl susasırım ben.
Gitme deme bana,
o kadar gidilecek yer varken.
Bedenim hızla yavaşlarken,
yavaş ol nasıl dersin sen.
Yetmiyor, yetmiyor hiçbirşey,
elimden hızla kayıp giderken herşey.
Koşsam da, gülsem de, ağlasam da,
yetişmiyor ömrüm ne yapsam da.

11 Mart 2011 Cuma

Gözyaşının Sebebi

Ölüm, beyindeki tüm sisi siliverir bir anda; olanca gerçekliğiyle. Boğazda acı bir düğümlenme olur; gözlerde yaşlar, istemsizce akar. Durdurmaya çalıştıkça inadına daha da hızlanır. Birden anlamazsınız o kadar yaşın nereden geldiğini. Sanki bedeniniz, yaşam kaynağınız olan tüm suyu akıtıyordur gözlerinizden.

Bazen hiç tanımadığınız birisi için de ağlarsınız ama tanırsınız aslında. Eğer ağlıyorsanız; yabancı zannettiğiniz kişiyle tanışacak kadar bir zaman dilimi paylaşmışsınızdır. Belki bir filmdendir bu kişi, hayatının bir parçasını görürsünüz orada. Bir kitaptadır; okudukça kim olduğunu anladığınız. Gazete sayfalarındadır; hayat hikayesine günlerce şahitlik ettiğiniz. Bir şekilde tanırsınız artık, aranızda bir kıvılcım oluşmuştur.

Her zaman  iyi olduğunu düşündüğümüz kişilere de ağlamayız üstelik. Bir çok insana kötülük yapmış, günahkar veya bizim yaşam tarzımıza uymayan birilerine de içimiz parçalanır bazen. Bunun sebebi; gerçekte, hiç kimsenin tamamen iyi veya kötü olmamasından da kaynaklıdır. Kötü dediğimiz kişinin, mutlaka iyi olan bir yanını görürüz ve bu üzülmemiz için bir nedendir. O dökülen göz yaşları, günahların ateşini söndüren tek şeydir belki de. Yaptığı iyiliğin bir karşılığıdır kim bilir... İnsanlık zincirinde yapılması gereken gizli bir görev de olabilir...

Bir daha görmeyeceğimizi düşündüğümüz bir kişiden ayrılırken de benzer hislerle ağlarız ama ölünün arkasından olduğu  gibi değildir asla. Çünkü eğer nefes alıyorsak ve istersek, yeniden umut vardır görmek için istediğimizi. Eğer yaşıyorsak yanlışları düzeltmek, iyi şeyler yapmak, mutlu olmak, mutlu etmek için hep bir olasılığımız vardır. Ölüm ise her bir şansı alır elimizden. Belki tam da düzelmişken, tam da her şeyi yoluna koymaya başlamışken apansız kapatır olacakların kapısını. Artık bitmiştir hayaller. Geriye dönüş olamaz; yollar sona erer. Elinde yaptıklarınla kalakalırsın öylece. Günahların sevaba dönüşmeye can atarken, kirler temizlenmek için sıradayken, zaman senin için vaktini doldurmuştur. İşte tüm bu olanlaradır göz yaşları ve arkandan senin akıbetinde olan insanlar, senin yanın sıra kendilerine de ağlarlar aslında. Senin yaşantını gördükçe yüzlerine çarpan hatalarına, yanlışlarınadır onca hüzün. Tüm o içtenlikle ılık ılık dökülen yaşlar bir nebze de olsa temizler ruhlarını.

Ölüm geridekiler için bir derstir artık. Kalanlar için bir kurtulma, hayata yeni bir bakış, sahip oldukları zamanı en iyi şekilde değerlendirmek için bir fırsattır. Gözyaşı kaynağından bir pınar gibi tertemiz, saf ve coşkuyla yeşertir yeniden tüm iyi niyetleri. Eğer izin verirsek ruhumuzu iyileştirmesine, engel olursak boşa gitmesine, o zaman belki...belki huzura erişebiliriz.

4 Mart 2011 Cuma

Kader

En büyük sorudur Kader. Bizim yaptıklarımız mı kaderi oluşturur, kader mi bize yön verir? Başımıza gelenler bizim mi yoksa kaderin mi hatasıdır? Belki de bu sorunun cevabını hiçbir zaman tam olarak anlayamayacağız ya da anladığımızı sanacağız.

Ben kaderi bilgisayar oyununa benzetirim. Düşünün ki elinizde çok zor bir bilgisayar oyunu var. Son derece karmaşık. Öyle göz alıcı ki gerçek gibi. Kahramanları, düşmanları, mekanlar olağanüstü. Kazandıkça güçleriniz artıyor ama oyunun sonuna varmak çok zor. Bu oyunun başlangıcı belli,gidilecek bin bir yolu belli, seçeceğiniz kahramanlar, silahlar, ilerledikçe karşınıza çıkacak engeller, ödüller ve yolun sonu belli. Bütün her şeyi biliyoruz ama ne yolları ne de gidilecek sonu değiştirebiliyoruz. Çünkü her şey ayarlanmış.Yapabileceğimiz tek şey bize sunulan bir kahramanı seçmek,farz edinki o kahramanla yenildiniz bir diğerini seçmek. Bize sunulan yollardan birine girmek ve yine yenildiğinizde bir diğerini denemek. Elimizde birçok seçenek.Peki her şey belli olduğuna göre neden sürekli oynamaya devam ederiz? Yenildikçe neden vazgeçmeyiz? Seçtiğimiz yollar, kahramanlar,düşmanlar vs. sonucu değiştirmediğine göre neden değiştirip değiştirip dururuz? Bu oyunun esprisi nedir? Ve en önemlisi oyunun güzelliğine o kadar kapılırız ki amacımızı unutup yollar içinde kayboluruz. Kahramanların becerileri, düşmanların güçleri, mekanların göz alıcılığı, kazandığımız puanlar, kaybedilenler...Bir de bakmışız saatlerce oyunu oynayıp duruyoruz. Ne bitirebiliyoruz ne başa dönebiliyoruz.

Oyunun kılavuzunda kimlerin iyi, kimlerin kötü, hangi yolların kestirme, sapa,zorlu, tuzak olduğu yazar ama nasıl ulaşılacağı yazmaz. Biz bu talimata göre hareket edersek ve doğru hamleler yaparsak-ki o doğru hamleler mutlaka defalarca hatalı hamleden sonra gelir- oyunun sonuna varırız. İşte bence kader budur. Ne yollar önemlidir ne tuzaklar,ne de kahramanlar.Sabit olan şeyler değiştirilemez. Değişen tek şey benim hamlelerimdir.

1 Mart 2011 Salı

Neden Bilimkurgu?

Bilim kurgu,bana göre insan zekasının en sıra dışı örneklerinden birisi. İster kitap ister film şeklinde olsun,hayal gücünün özgürlüğünü ilan ettiği yerdir bilim kurgu.

Olmaz denilen şeyleri oldurmak, yapılamazları yaptırmak büyük bir zevktir. İnsanı bundan daha tatmin edecek bir şey  düşünemiyorum. Uçmayı seviyorsunuz diyelim, hop! bir uçan kahraman. Gücü seviyorsanız eğer alın size her şeyi yapabilen birisi. Gezegenleri mi keşfetmek istedi canınız, cenneti mi görmek istediniz, geçmişe mi bayılıyorsunuz,su altında nefes mi almak istersiniz? İstekleriniz bir emirdir! Siz yeterki isteyin. İnsan neden mutlu olmasın ki böylesine bir yol varken. Bir de şimdi teknolojinin nimetleriyle o canım efektlerle daha neler neler yapılabilir.

Bazı kişiler efektlerden nedense hoşlanmaz ve tabi ki bilim kurgudan. Sebebi elbette gerçekçi olmamasıdır. Onlara göre elle tutulur hiçbir şey yoktur ortada. İmkansız şeylerle uğraşmak boş iştir. Daha gerçekçi, hayatı yansıtan olgularla uğraşmak varken neden saçma sapan hayallerle uğraşılmalıdır!Çok haksız da sayılmazlar. İnsanoğlu her zaman elle tutulur şeyler ister. Kararlı, sabit, sonuca ulaşan, çözüm getiren, fayda sağlayan tutarlı istekler. Peki bilim kurguda bunlar var mıdır? Vardır ama onu bulmak ve bulmayı istemek gerekir.Bu bir tarz meselesidir ve hayalperestlerin yoludur. Canavarlarla, uzaylılarla, hayaletlerle vs. savaşılırken aslında haksızlıklarla, zulümlerle, kötülükle savaşılır. Olayın uzayda, başka galaksilerde, okyanusların dibinde geçmesinin hiçbir önemi yoktur. Ana tema hep aynıdır.İyi ile kötünün,aşk ile nefretin, güçlü ile güçsüzün savaşıdır. Sadece görüntüler, şekiller, kıyafetler, mekanlar farklıdır o kadar. Evet, farklı olan şudur; savaşırken kendini daha fazla kahraman hissetmek, olamayacağın bir  forma bürünmek, göremeyeceğin şeyleri görebilmektir. Savaştığın şeylerin şekilleriyle, ebatlarıyla oynayarak onların aslında düşündüğümüzden daha zorlu veya kolay olduğunu gösterebilmektir. Tıpkı Yüzüklerin Efendisi'nde Frodo'nun kötülük karşısında aslında savaştığı şeyin kendi nefsi olduğunu bu yolla göstermek gibi. Bir nevi bünye meselesidir ve birazda sıradışılık gerektirir. Herkes aynı şeye bakar ama aynı şeyi görmez. Siz bir balığa bakarken hayalperest biri ondan bir canavar yaratır. Siz kuşları seyrederken, diğeri onlardan bir ordu görür. Küçücük bir ilham alır başını yürür, bambaşka bir dünyanın kapılarını açar. Gerçek olan boyu posu yerinde, siyah gözleri olan, kırmızı dudaklı, pembe yanaklı, uzun saçlı, beyaz dişleri olan bir kadındır. İlgiyi çekense selvi boylu, kömür karası gözlü, ipek saçlı, kiraz dudaklı, yay kaşlı, inci dişli bir peridir. Her ne kadar kiraz sevmeseniz de. Bu da benden bilim kurguyu sevmeyenlere yeni bir bakış açısı olsun!

Sen Ne Kadar İyisin?

Her insan kendisinin çok iyi olduğunu düşünür. Hatta bazıları bir karıncayı bile incitemeyeceğini zanneder. Bazılarıysa gördükleri vahşete inanamaz; böyle insanların varlığını bile kabullenemez.

Peki kötü dediğimiz insanlar neden kötüdür? Nasıl kötü olmuşlardır? Kötülük ne zamandan beri varlığını sürdürüyor? İzlediğimiz bir çok filmde pamuk şekeri insanların, yaşadıkları büyük felaketlerden sonra nasıl değiştiklerini görürüz. Monte Kristo'da iyi ve saf olan Dante'nin en yakın arkadaşı tarafından ihanete uğrayarak hapiste geçirdiği acı dolu yıllar; V For Vendetta'da V'nin maruz kaldığı deneyler sonucu çektiği azap, Star Wars'da Anakin'nin sevdiğini kaybetmemek için Sithlere' katılışı; Amadeus'da Antonio Salieri'nin kıskançlığının Mozart'ı öldürecek dereceye varması ve daha niceleri. Başlangıçta iyi olan bu insanlar neden iyiliklerini muhafaza edemediler? Dante ve V'nin kaderi birbirine benziyordu.Her ikisi de haksız yere acılar görmüştü.Belki izlerken onların intikamı bizlerde bile büyük bir tatmin yarattı.Hatta belki bazıları daha kötüsünü bile yapmayı düşledi. Fakat Anakin ve Antonio hazırda var olan hırslarının kurbanları oldular. Kıskançlık onları kör edecek hale getirdi ve tatminsizlikleri onların felaketi oldu. V For Vandetta'da korkularının esiri olmuş Evey, V tarafından işkenceye maruz kalmasına rağmen kötü değil aksine daha iyi ve güçlü oldu. Belki V de iyi gibi gözükse de sonuçta iyilik maskesi altında intikamlarını gerçekleştirdi. Tam burada şu soru sorulmalı.Yapılan kötülüklere karşı intikam almak hak mıdır? Anakin ve Antonio örneğinde ise onlar kendilerindeki yetersizliğe tahammül edemediler. Antonio kendini o kadar iyi zannediyordu ki kendisine verilen müzik yeteneğini, Tanrı ile arasında bir konuşma vesilesi olarak görüyordu. Ne kadar iyi müzik yaparsa o kadar Tanrı'ya yakındı.Ta ki Mozart gelene kadar.

İçimizdeki iyilik büyük depremler görmeden iyilik olarak adlandırılmamalı diye düşünüyorum. Hiçbir sınavdan geçmemiş, hiçbir işleme maruz kalmamış bu iyilik, ham madde halinde bir potansiyel enerji. Kendini cevher sanan bu güç, kinetik enerjiye dönüşürken acaba ne kadar aynı kalabilecek!