17 Kasım 2011 Perşembe

Görünmez Düşman

Dudağının kenarında hafiften bir titreme mi başlamıştı yoksa
Yoksa soğuk mu ürpertmişti tenini?
Damarlarındaki çekilme nedendi bilemedi.
Rüzgar okşamıyordu, sakin ve hafif nemli.
Ayakları dolanmaya başladı sebebsiz.
Oysa bekleyeni yoktu acilen.
Aklı oyun mu oynuyordu?
Neden?
Apansız gelen bu telaş ,
Umarsızca atan yüreği hareketlendirdi yavaş yavaş.
Hava mı karardı, yol birden uzadı mı?
Gözlerini çevirmek ne zor geldi aniden.
Bakmak istemiyordu, duymaksa bir işkence.
Duyuları düşman oldular anlamsızca  kendine.
Bir adım...
Gayret bir adım daha.
İleride...
Ne mutlu!...
Işıklar ve cıvıldaşan sesler var.
Dudağının kenarında bir tebessüm.
Heyhat!
Bu uğultu da ne, boğazında da bir el.
Göğsünde oturan kim, haykırışları tutar?
Neden kimse kaldırmaz da, acınası bakışlar?
Işıklar kaybolurken aydınlandı olaylar.


15 Kasım 2011 Salı

Dilenci

Açlıktan mıydı bu halsizlik, yokluktan mıydı yorgunluk, bilemiyordu sebebini dilenci. İhtiyaçlarını karşılamaya yetmiyordu elindekiler. Sahip olduklarıyla yetinemiyordu bir türlü. Baktıkça başkalarına yakasını bırakmıyordu kıskançlık. İnkar etmesi faydasızdı, direnmesi beyhude. Canını yakıyordu işte, esiriydi bu hislere. Böylesine biçare olmak hınçtı onun için, kızgınlıktı, öfkeydi. Özgür olabilmek için neler vermezdi ama sahip olduğu neyi vardı ki! Bıçak gibi saplanıyordu, şahit olduğu her paylaşım. Nasibini alamadığı, yakınındayken uzanamadığı, isteyip de kavuşamadığı. Onuru nasıl da ayaklar altındaydı, dilendiğini bir tek kendi bilsede. Anlamalarından ölesiye korkuyordu üstelik. Gururu önemliydi hala, bedeline dayanabiliyordu şimdilik. Kibrinin tahammülü yoktu aralarındaki ilişkiyi sonlandırmaya. Bırakmaya niyetli değildi, dirayetli çıkmıştı oldukça. Oysa biliyordu ki dilenci ne gurur, ne kibir sırtından bıçaklayamayacağı kadar önemli değildi, sonunda pes edeceği hale geleceği muhtaçlıkları karşısında!

11 Kasım 2011 Cuma

Mazide Kalan



Bir zamanlar sevmek vardı dedi annem. Sevmek! Sanki bir efsane, bir ütopya. İnsan neyi sevebilirdi ki? Düşüncesi bile anlamsız. Sevmek, güzeldi dedi annem. Güldüm...nasıl da manasız. Nesi güzeldi ki kendinden vazgeçmenin, sevgi uğruna acı çekmenin, her şeyini paylaşmanın, bir değil de bütün olmanın...nesi güzeldi? Sevmek, mutluluktu dedi annem. Dedim, hadi ordan. Mutluluk...kolay mıydı öyle! İnsan severek mutluluğu yakalayabilir miydi? Mutluluk, yıldızlar kadar uzakta; ne diyorsun sen! Sevmek, huzurdu dedi annem. Nasıl dedim, birden. Huzur...bu imkansızken. Aklım almıyor ne desen. Yoksa!...sevdin mi gerçekten? Evet, dedi annem. Sevdim! Duygularım yok olmamışken sevgisizlikten. Kör olmamışken gözlerim, hükmü geçmezken değersizliklerin. Bütünümü parçalamadan hemen önce sevdim.

3 Kasım 2011 Perşembe

Bilinmez Davranışlar

Bazı günler vardır, bazı anlar. Düşüncesiz, nedensiz, sebebsiz.Sadece yapılan, öylesine, sorgusuz. Bazı saatler ki, duygusuz. Belki sonrayadır pişmanlıklar. O anı sorgularsan, eski bir dost gibi gelir tutsaklıklar. Ellerinde kelepçeler, beyninde prangalar. Yaparsın işte umarsızca. Yapılsın ne var! Bilirsin...Bilirsin yalnızca sen, neyin doğumu seni karşılar. Zaman mı donar, akıl mı kanar, vicdan mı kayar da izin verirsin gözlerinin önünden geçmesine, ellerinden uçup gitmesine, belki de en değer verdiğin parçacıklar. Evet, belki de en değer verdiğin, seni sen yapan parçacıklar. Ne bilmek kar eder, ne herşeyi anlamak, ne sonunu düşünmek, ne görebilmek erdemdir şimdi. Şimdi boş, şu an anlamsız. Sadece süzülürsün boşlukta, hipnoz edilmiş gibi.

2 Kasım 2011 Çarşamba

Azap

Nasıl can yakar hiç düşündün mü içindeki boşluk.
Gözlerinde kaybolur hayat.
Bir zamanlara ait gölgeler, mutluluğa dair... silinirken.
Nasıl acıdır bilir misin, lanetler yağdırmak yokluğa,
Varlığın güzelliğini bir kere yudumladıktan sonra.
Nasıl zavallıcadır, bunalımın uçurumunda bir başına dans etmek,
Sersefil bir şekilde.
Dilenmek,
Sahipken nasıl kaybolduğunu bilemediğin anlara.
Durup beklemediğin, bakıp göremediğin, susup dinlemediğin...
Affedilmeyi beklemek,
Kim tarafından bilinmeden.
Sadistçe, ümitsizce, çaresizce.
Nasıl da delirircesine!
Kendi kendine yaptığın bu zulmü hayal edebilir misin?
Tam ortasındayken üstelik,
Fark edebilir misin acımasızlığını?
Merhametini uyandırabilir misin son vermek için tüm bu saçmalıklara!!!

28 Ekim 2011 Cuma

Hazır Bavullar

Hep tek,
hep son,
hep yarınsız yaşananlar.
Şansın yokken ikinciye,
belki bundandır elvedalar!

25 Eylül 2011 Pazar

Bir Anlık Sonsuzluk

Bir an, o an
Durdu zaman
Nefes durdu, atış durdu, akış durdu
Tek bir an.
Kilitlendi kapılar,
Anahtarlar kayıp
Bulunmasın zaten, aman!
Bir an, o an, tek bir an
Nasıl da dayandı viran!
Bir an, o an, tek bir an
Sonsuzluğa eşdeğerdi zaman.

Sonunda!

Yok olma diye içimde,  vazgeçtim senden
Bitme, gitme, solma istedim yüreğimde
Belki böylesi gerekli.
Denedim, istedim, estim, gürledim
Diğer yollar hep engebeli
Gördüm! Nafile hepsi.
Sormuyorum artık, sorgulamıyorum
Anladım ki çabalamak,
Sadece boğazımdaki ipi gerdi.
Kalkıp her seferinde, düşmek yeniden
Bıktırdı artık, tüketti beni.
Ya ben, ya sen
Soru bu kadar basit
Seçim, sonsuza dek mühürlendi.

6 Eylül 2011 Salı

Bir Gün

Bir gün herşey düzelecek
Bir gün.
Bir gün son bulacak
mı?
Yoksa hoş bir yalan
mı?
Beyazından
Kanmak
mı?
Aldanmak
mı?
Hayal
mi?
Gerçek
mi?
O gün gelecek
mi?
Bir gün
Evet
Bir gün.

2 Eylül 2011 Cuma

Izdırap

Şimdi karanlığın anı
Zafer şu an onun hakkı
İstese bile şu canı
Namerttir, kıpırdasa tek bir dalı
Büyülense yeridir aklın
Sarmalansa dört bir yanın
Razıdır her yaptığın
Baştacıdır tüm cezaların
Ecel dediğin ne ki!
Kurtuluş mu, armağan mı
Azap dediğin ne ki!
Yar mı, yaren mi
Sunsan şu an cehennemi
Can böylesine yanarken
Yanında cennet ne ki!

Serzeniş

Bir gün yorulursan eğer,
O gün beni hatırla.
Yüzünden kan çekilirse,
Korkma sakın beni an da.
Gölgende bir bulut,
Aynanda bir gölge,
Ruhunda bir perde,
O gün işte geldiğinde,
Asla!
Beni mazinde çöp yapma.

28 Ağustos 2011 Pazar

Yaşadım mı, Sandım mı?

Ne kadar gerçekti yaşananlar,
Hissettiklerim, mutluluklar, acılar.
Öylesine derin, öylesine tutkulu, öylesine yoğun.
Pek emin değilim, ne zaman kayboldular.
Bakıyorum dört bir yana,
Soruyorum eşe dosta.
Arasam da bulamıyorum.
Ne çok seviyorlar saklambacı.
Yine mi oyuna daldılar yoksa?
Bulmak zorlaşıyor hava karardıkça.
Gölgeler var sanki gördüğüm,
Belki bir ağaç arkası ya da yolun kenarında.
Siz misiniz onlar, sadece bir aldanmaca mı yoksa?
Gece iyice bastı artık.
Gözlerim seçemiyor, duyularım yalancı.
Aklım karmakarışık.
Bilemiyorum şimdi, bana artık ne kaldı?

27 Ağustos 2011 Cumartesi

Nafile Sızlanışlar

Bütün problem, kendini kabullenememek. Barışamamak çiğ halinle, reddetmek bir üvey evlat gibi. Sevememek gerçekleri. Bundandır hiç bitmemesi suçlamaların, acı çekmelerin, vicdan azapların. Bundandır kendin ile tüm kavgaların. Uzaklaştırırsın kendinden acımasızca benliğini. Yabancıya dönüştürürsün zamanla onu. Tanınmaz hale gelir artık gördüğün gölge. Sevgiye aç, yapayalnız, biçare, zavallı. Bekler durur beyaz atlı efsaneyi. Sense, kızdıkça daha çok divaneye, öfkeni kusarsın zalimce dozajı arttırarak her seferinde. Mutsuzluğun, hüznün bulaşır ona. Gel gitler yaşanır artık bundan sonra. Salgın bir hastalıktır şimdi aranızdakiler. İyileşmesi zor, toparlanması zamansız. Ne hınçla akan gözyaşları, ne de karanlık dalışlarda kaybolduğun zehirli düşünceler düzeltebilir bu illeti. Sen iteledikçe ötekini, o çarpar suratına bir tokat gibi. Göbek bağını koparamazsın, ne kadar zorlasan da. Ne amansız bir savaştır bu, nasıl delice. Kayboluşlar, yakarışlar, haykırışlar. Bir gören sen, bir duyan sen. Azap, azap üstüne. Sebebini kestiremediğin bunalımlar, uzayıp giden boğuşmalar, durmak bilmez işkenceler. Suçlayışlar dermen olmaz sana. Savaşı kazanmanın yolunu bulmak gerekli. Çok iyi tanımalısın düşman bellediğini. Zayıflıklarını, en iyi yönlerini, hatalarını, zaaflarını... Göreceksin ki baş edebilmek, öğrendikçe göğüs germek, kazanmak zaferi ancak bu şekilde geçerli. Savaşı kaybetmemeye mahkumsun sen. Sızlanmaların nafile. İstediğin kadar mühlet sana, bu çukurda debelenmek için. İstediğin kadar oyalan, istediğin kadar bat çamura. Yanılma! Pes etmek gibi bir hakkın yok senin. Tek lüksün, acıyabildiğin kadar acımak kendine. Lüksün saltanatı da biter ta ki sen kazanmaya karar verdiğinde.

Dost Dediğime!

3 Temmuz 2011 Pazar

Can Sıkıntısı

Dünya döner sen dururken. Bedenin sana inat yaşar, sen ona inat beklerken.İzin verirken ağlarını örmesine örümceğin her bir zerrene, düşünmezsin kıpırdamayı bile. Kapanmış gözlerin, kulakların duymaz. Kalbin yerinde mi hala, haberdar mısın? Suyun içine düşmüş ölü bir ceset gibi, sessizce çekilirken yavaş yavaş, görüntün öylesine güzel, huzurlu,bu nasıl bir tezat! Yağmur yeşertirken değdiğini, senin için neden böylesine çöl? İnadın neye, sebatın kime? Solmaya yüz tutmuş bir gülü nasıl diriltirsin söyle! Söyle! tırtıl ne zaman uçacak özgürce. Duran yürek çarpıntısını beklemek ne zormuş. Ne zormuş gölgelerden kurtulmak, yalnızlığa kavuşmak, dalgalarla buluşmak, kayalıklara çarpmak, boşluklara haykırmak, rüzgarlara savrulmak. Zormuş, gerçekten de çok zormuş. Dakikalar ilerler tik tak, tik tak, tik tak. Koca volkan homurdanır, ha patladı ha patlayacak. Kim anlar, kim sezer, kim bilgili bunu fark edip kaçacak. Lavlar alev alev kaynarken içten içe, toprak çatlar tüm haşmetiyle. Vakit geldi mi, beklemek bitti mi? Son ya can alır senden ya da yeni bir hayat elinde.

17 Mayıs 2011 Salı

Birtanem

Hayali bile güzelken düşlerimin, tek tek döktün avuçlarıma,
İmkansız zannederken rüyaları, gerçeğe dönüştürdün bir anda.
Gözlerimi kamaştıran gün ışığımsın sen benim.
Tomurcukken açmamı sağlayan hayat enerjim.
Ben cesaret edemezken istemeye,
Sen verdin seve seve, dilediğim tüm dilekleri.
Küçücük dünyamı çevirdin uçsuz bucaksız bir aleme.
Fırtınalı günlerim bahar oldu seninle.
Öylesine çoktu ki boşluklarım, şimdi tamamım sayende.
Hayat doyumsuz, hayat nankör, hayat çetrefilli.
Güzel günler gölgelenmesin asla yokuşlarla.
Güneşi bulut kapatsa da ara sıra, bekleyelim açılmasını sabırla.
Yaşananlar en büyük teminattır nasıl olsa.
Biliriz ki dünya fani, içindekilerle aldanmak boşuna,
Üzülme Birtanem! Bil ki üzmezsin beni asla.

15 Mayıs 2011 Pazar

Vurgun

İlk bakışta aşktı bu. Görür görmezdi kalp çarpıntısı. Yanındayken doyamamak; ayrılığı, alev alev kavrulmaktı. Ne kanını akıtan dikeni acıtıyordu canını, ne çirkinliği batıyordu gözüne. En büyük efsanelerde anlatılanlar gibiydi sevdası; acısı gökleri deliyordu. Ondan koparılma düşüncesi bile yetiyordu diri diri gömülmesine. Yuvam dediği, kendini duyabildiği yegane yer; mutluluğun vücut bulmuş hali, ölmeyi istediği tek kabirdi. Onun bir parçası olmak gururdu onun için. Zevki, hele o ihtişamı; dayanılmaz, kelimelerle anlatılmaz, tadına doyum olmaz bir lezzetti.Toprağı başka, ağacı başka, denizi bambaşka bir güzelliğe dönüşürdü; bakışları onunla dolduğu anda.

Ey ismine binlerce nağme serilmiş, sevgililer sevgilisi yar...Senden ayrıldı ama peşinden kokun geldi,
hülyan geldi, sevdan geldi. Hasret dağladı; mühür oldu yüreğinde. Günler günleri kovalarken, unutturamadı sevdiğini zaman. İsmini işitmek yeterdi; kalbini derinlerden, kimselere görünmeden, ince yarıklar oluşturup çatlayarak, pınarlarını gözlerinden al yerine ak olarak akıtmasına. Anlık kavuşmalar neye yarardı ki, ucundayken ayrılık. Elinde avucunda tek avuntudur şimdi; ebedileştiğin tabloya bakakalmak yalnızca.
                                                                                                                                  İstanbul'uma!
                                                                                                                                  13/05/2011

27 Nisan 2011 Çarşamba

Aşk Sen Ne Güzelsin

Aşk, yaşam ışıltısı gözlerde, kalbe giden en güzel kan, dudaklardaki en anlamlı tebessümdür. Mutluluk omuzlarda bir çift kanat olur, aşk girmişse gönlüne. Yalan olur her bir zerre. Koca dağlar dönüşür küçük engellere. Okyanusları aşmak ne de kolaydır şimdi. Yeşil zümrüt olur, güneş yakmaz seni. Adrenalin volkan gibi fışkırır her bir hücrenden. Zaman akmaz olur onu göremezsen, hasreti kemirir beynini düşünmekten. En gönüllü esirsindir seve seve serilirsin önüne, canını alsın istersin özgürlüğünü vermesindense. Mutluluk çıldırtır, kavurur, acıtır, nerdeyse öldürür razı gelirsin hepsine. Nasıl yaşadığına hayret edersin şimdiye kadar onsuz bir evrende. Şükretmek gerçek anlamını bulur, o varsa ömründe. Izdırabı ayrı güzel, sarhoşluğu başka güzeldir. Hiç bitmeyeceğini sandığın en güzel rüyadır. Ah aşk! Nesin böylesine delirten, yokluğun ne büyük boşluk. Hiç bilinmesen mi daha iyi yoksa bilmemek mi seni en büyük ziyan. Nasıl tatlı bir şarkısın akıllardan silinmeyen. Hep, hep, hep bıkmadan dinlenen. Ne güzel bir resimsin, gözlerin baktıkça huzur bulduğu. Çalkantılı fırtınaların anlatıldığı bir romansın, heyecanın hep ayakta kaldığı. Gençlik iksirisin sürekli dinç tutan. Uçurumun kenarında yürütüp de aklın umursamadığı, mantığın kırıntısının bile bulunmadığı bir diyarsın. Zihin uyuşurken yavaş yavaş, ağlarını örerken dört bir yana, gücün doruklara ulaşır, rakip tanımazsın hiçbir şeye. Baş tacı edilen tek kara belasın sen. Düşünüldüğünde titrerken tüm beden, unutur nefes almayı daralır haznen. Sevinç sıcacık akarken içinden, sımsıkı sarmalar tüm benliğini. Kaybetme korkusunun acısı, işkenceye çevirir geceni gündüzünü. Oynar seninle oyuncak gibi. Ne itiraz edebilirsin ne karşı gelebilirsin, bütün hakların onda gizli. Bilinmezliğe giden bir serüvensin , ne başlangıcı ne de sonu belli. Gelirken izin istemediğin gibi giderken de eyvallahın olmaz öyle değil mi?!

24 Nisan 2011 Pazar

Sisin Ardı

Korkular dört bir yanını sardığında, en kolayıdır kaçmak. Halbuki bir adım atsan düzelecektir herşey. Sorunlarla başa çıkamamak, onları gözünde büyütmek, yükünü arttırmaktan başka bir şeye yaramaz oysa. Kaçtıkça kurtulacağını sanırken, içini çürütürsün yavaş yavaş. Kendine küser, kendine kızarsın anca. Baş edemedikçe, yüzleşemedikçe dertlerinle yok olursun an an, farkında olmadan. En büyük güç kendinken, bırakırsın onu ellerinden, o yardım etmek için çırpınırken. Böylesine gönüllü girmek arafa, ne büyük ironidir kurtulmak isterken. Zincirlerken cesaretsizlikle özgüvenini, anahtarlarını atarsın çok uzaklara. Öylesine boğulursun ki çaresizliğinle, dibe vurmayı beklersin yükselmek için ordaki son destekle. Kaçacak yer kalmadığında, girdiğinde sisin içine, uzaktan göremediğin için korktukların görünür olur gözlerine. Masallar diyarındaki zoraki kahramansındır artık, mecbursundur ilerlemeye. Arşınladıkça yolları tökezleye tökezleye, gözlerin daha iyi görür, kulakların daha iyi duyar olur git gide. O kambur bedenin dikleşir, o şaşkın suratın sertleşir, o yumuşak derin nasır tutar her düşüşünde. Geriye dönmeyi düşünmek geçmek artık aklından. Bakınca arkana geçtiğin her engel silikleşir, kaybolur korkuların gibi. Sis yeniden kapatır onları tüm yoğunluğuyla. Sahip olduğun tek güç gelir yeniden yanına. Araf dar gelir artık, sığamazsın, kalamazsın orada. Sis kaybederken gücünü, sen kararlı bir şekilde ilerlerken, sisin ardında kalmıştır o eski sen geçen bunca zamanda.

13 Nisan 2011 Çarşamba

Zaman Denilen Şey

İnsanoğlu sıkıştırdıkça, kaçar ellerinden zaman. Hava misali sığmaz avuçlara. Sabırsızlığımız bunaltır, serseri ruhların özgürlükleri için çırpındığı gibi. Anlayamayız henüz ham olduğunu. Bilemeyiz, göremeyiz büyümesi gerektiğini. Ergenliğin, bir çocuğu erişkine dönüştürürken yaşattığı ikilem benzeri, yükleriz biz de henüz çocukken ona ağır bedelleri. Halbuki uçsuz bucaksızdır zaman. Ne kalıp dinler, ne de mekan. Biz sıkıştığımız için bu bedene, kavrayamayız onun şekilsizliğini. Biz bir ömre mahkumken, düşünemeyiz ne ömürler tükettiğini. Sahip olduğumuz küçücük anımızda, isteriz ki çabucak gelsin isteklerimiz, adalet tecelli bulsun gözlerimizde, değişimi fark edelim bir an önce. Oysa enginliği göz kamaştırırken, tek yapabildiğimiz kapamaktır gözlerimizi. Minicik zihnimize doldurabildiklerimizle avunurken, algılamak güçtür zamanın içine alabildiklerini. Sıkıştırılmış bilgilerle bakarken kendi zamanımızdan geriye, anca görebiliriz olması gerekenler için ne kadar mühlet gerektiğini. Çaresizlik çarparken yüzümüze, zavallıca telaşlarımızın gülünçlüğüne güleriz o an. Sanki her şey elimizdeymişçesine böbürlenirken, zamanın kuklası olduğumuzu fark etmek yaralar yüreğimizi. Hastayken gecenin ilerlemediğini zannetmek gibi göreceli olması zamanın, nasıl dalga geçildiğinin bizle en güzel göstergesi. Didinirken isteklerin için, tahammül edemezken uçarcasına, sonunda hiç ummadık bir anda kavuşurken şaşırtır, sürgün gibi geçen yılların nasıl da göz açıp kapayıncaya kadar maziye dönüşmesi. Elde ettiklerine sevinmen gerekirken, sen üzülürsün oysa, verilmesi gereken bedeli ödediğine. Kaybın sanırsın gençliğini, neşeni, güzelliğini daha nicelerini verdiğine. Dersin, zaman seninle nasıl da güldü eğlendi. Bırakmalı oysa her şeyi oluruna, hiçbir şeyin karşılıksız olduğunu unutmamacasına. Gelmesi gereken gelecekken, olması gereken olacakken zaman çizgisini büküp kısaltmya çalışmak neden? Küçücük bir toz zerresiyken dağı kaldırmaya uğraşmak da ne? Kabullenememek, hep itiraz etmek yaradılışla geldi belki. Fakat bükemeyeceğin eli öpmek ne acizlik, ne yenilgi. Akıllı olursan eğer, o güçlü el senin en büyük yandaşındır o zaman. Uzaktan bakarsan, izlersen nasıl serpildiğini, bilirsin hangi tepkinin ne zaman geleceğini. İzin ver hırçınlığı geçene kadar, sık dişini. Bekle olgunlaşmasını güldürmesi için yüzünü. O an yap kurduğun hamlelerini, vakit nihayet geldi.

7 Nisan 2011 Perşembe

Çocuk

Nefes sensin, sevinç sen
Sevgi sensin ey çocuk
Dudaktaki tebessüm, içimdeki nursun sen
Mabedimsin, aşkımsın, ibadet nedenim sen.

Sen benim kurtuluşum, beni benden alansın
Boşluğumu dolduran, en değerli parçamsın
Yüzümdeki çizgisin, saçımdaki ak sensin
Gözümde akan yaşta, en güzel hayalde sen.

Sen varken ümit bitmez, dilek bitmez, ah bitmez
Ancak seninle mümkün, pembedir bütün renkler
Bağrımdaki ateşsin, alev sensin, kor sensin
Asla sönmeyecek en büyük yangınsın sen.

Tek damla düşen yaşın
Tarumar eder beni
Bir bakışın eritir,
İçimdeki öfkeyi.

Bedenimde sızısın
Göğsümde akan sütsün
Uykusuz gecelerim
Delirdiğim an sensin.

Bahşedilen en büyük,
Nimet sensin ey çocuk!
Gençliğim, güzelliğim
Sana helal ah çocuk!

5 Nisan 2011 Salı

Öfke

Damarlarımda akan ateş, dolanırken hücrelerimde
Gözlerimde kor olur alevin
Zincirlerle sarmalanmış bedenim, en sert tepelerinde
Acıyı haykırır nefesim
Cehennemin yutmuş beni, sen çekerken derinlerden
Zebanilerin bekler sabırsız, aç kurtlar gibi
Üstümde son umuduma kadar daldırırken pençelerini
Acımasızca sürerler kara lekelerini son güzelliklere
Ruhum yırtmak ister bedenimi
Çarpışmak için tüm bunlarla
Yazık! Başaramaz denese de, ne yapsa da
Sen küstahça tepemde
Büyüklüğün kamaştırırken gözlerini
Azmış gururun saçar nefretini.
Gün senin günün
Habersizken gücümden, yaşa sevincini
Davullar çalarken yüreğimde
Saklanmak fayda vermez sana
Rüzgarı estirdiğimde koparken zincirlerim
Gözlerimde öfkeyle, şansın olamaz senin!
Şimdi haykır, çağır tüm neferlerini çaresizce
Anlasınlar ben yükselirken, nasıl çökeceklerini
Cehennem sana hapis, alevler yoldaşın
Gidişim en büyük azap senin için şimdi.
Kur oyunlarını yeniden
Kurtuluşum uzun sürmez  istemesem de.
Her seferinde daha da güçlenirken zincirlerin
Korkunu bu kadar da belli etme.

İstemek Yetmez

Kanından kan akmadıkça, günler gecelerine karışmadıkça, vücudun ter içinde yüzmedikçe, isteklerin hareketlerine dönüşmedikçe, ızdırabın azaba bürünmedikçe, ulaşamamak seni tüketmedikçe, defalarca hayallerin bıçaklanmadıkça, serabın tam dokunacakken ellerinden kaçmadıkça, her seferinde vazgeçmişken geri gelmedikçe, yediğin vurgunlar seni parça parça etmedikçe kolayca kavuşamazsın öyle istediğine. Kanser gibi sarmalı arzuların hislerini, yok etmeli başka ne varsa. Hafif bir meltem okşar sadece tenini. Kasırgaya dönüşmeli hırsların taş üstünde taş kalmasın diye. Yutmalısın girdap olup başarısızlıkları. Demirin, çeliğe soyunmalı kıramasın diye hiçbir şey. Saldırırken dört bir yandan korkular, diz çökmemelisin önünde çaresizce. Savururken yerden yere, sarmayı bilmelisin yaralarını. Minnet duyamazsın, bekleyemezsin bir dal, gelirse ne ala. Akıtmalısın güçsüzlüğünü sessizce içine. Bırakmalısın çakallar dolaşsın etrafında, leş bulmanın umuduyla. Gördükçe düşmemen gerektiği ders olmalı sana. Sen güçlendikçe kaçacaklar yanından nasılsa. Beklemelisin o günü, sevgisi tükenmemeli içinde. Kucaklarsa ümitsizlik seni, sadece bir an sarılmalısın ona. Sonra bakmalısın gözlerine, kavuşmanızın imkansızlığıyla. Tutamaz o zaman daha fazla, bir gün yeniden döneceğini bilerek bırakır seni. Şimdi koşmalısın yeniden, sevgin güvende. İspatını sermelisin sevdiğinin önüne. Belki yumuşar artık gördükçe uğrunda terk ettiklerini. Izdırabını çeker alır, verir istediğini. Son bir iç çekme bırakmalısın geçmişe dair. Mühürlenirken kanla yazılmış sayfalar, açarsın bu sefer ihtişam dolu anlar.

25 Mart 2011 Cuma

Yazmak

Yazmak görmektir beyninde oluşan her bir sesi. Vücut bulmasıdır, ayak basmasıdır görünür dünyaya düşüncelerin. İspatıdır ispatlayamadıklarının. Aklından geçenlerin itirafı, duygularının teslim edilişidir yabancı ellere.

Yazmak, yalnız olmayacaksın asla demektir. Her an seninle olacak sesler, renkler, hisler yorgunluktan bitap düşürene kadar döner etrafında. Özgürlüklerine kavuşmak isterler senin ellerinde. Bundandır muhtaçlıkları yazmana. Kurtulman imkansızdır bu hapisten. Hem lanetindir hem nimetin. Tek çarendir sen hapisken onlara özgürlüklerini vermek. Onlar özgürleştikçe genişler hücren. Yazdıkça açılır penceren. Yeniden hayat verdiklerin tutar kollarından, alır götürürler seni diyar diyar. Bakarsın onlarla birlikte tüm evrene. Gezersin ev ev, ülke ülke. Dokundukları her can etkilenir belki iyi belki kötü bir şekilde. Fakat illa bir iz kalır üzerlerinde.

Yazmak tanışmaktır ruhunla. Anlamaktır onu,anlatmaktır kendini ona. Tanıdıkça daha çok sevmektir benliğini.Bütünleşmektir her parçanla. Güçlerini bir araya getirmektir onlarla. Göstermektir bu gücü dünyaya. Yazmak isyandır tüm duvarlara. Kıstırılmışlığın acısına karşı koymaktır kendi yolunca. Kafa tutmaktır zorlayışlara,baskılara. Seni senden alan tüm yaptırımlara.

Yazmak küçük bir tohumdur, köklenmek için sulanmayı bekleyen. Okundukça koca bir çınara dönüşen, anlaşıldıkça meyve veren. Yazmak asla doyuramayacağın bir özlemdir. Hiçbir zaman tatmin olmayan, son nefesini isteyen. Tutkusunu söndüremezsin ne yapsan da. Çılgın bir aşık gibi peşindedir, tek istediği sen.

Yazmak  sığmaz tariflere, ne kadar anlatsan da. O sana verilen bir hediyedir. İster kullan, istersen de sakla.

Dost Dediğin

Nefes almak zorlaşır, tüm dünya çöktüğünde üstüne
Karabasan gibi boğar seni duyuramazsın tek bir nefes
Seslensen de anlamsız cümleler dudaklarında
Anlatamazsın
İçindeki boşluğu dolduramaz herhangi biri
Vızıltıdır artık her ses
Anlamsız,beyhude,yalan
Bir limandır oysa aradığın şimdi
Alaboradan kaçan küçük bir tekne gibi
Tanıdık,bildik,sıcacık
Açılan boşluğuna anlam verecek
Sakin,durgun,güvenli
Tüm yorgunluğun ardından dinlenebildiğin
Soru sormayan,yargılamayan
Başın ağrıdığında peşinden koştuğun bir ilaç misali
Sevdiğini söylemene gerek duymayan
Onsuz yapamayacağını bildiğin
Sana seni veren
Etrafını sis sarmış, gözlerin seçemezken hiç birşeyi
Yanında durup elini tutan
Bilirsin onu nerde bulacağını
Bilirsin hiç geri çevrilmeyeceğini
Küçük bir kaçamak gibi gidersin heyecanla yanına
Tüm sırlar aranızda güvenli
Umutsuzluk bulamazsın yanında
Arayışların can bulur paylaştıkça
İçindeki zehirin panzehiri elinde
Minnetle yudumlarsın her seferinde
Geldiğin gibi gidersin sessizce
Ama farklı, ama doygun, ama huzurlu
Ruhunun aynası bakar ardından
O da senin kadar mutlu.

18 Mart 2011 Cuma

Bir Duacı

Sizin için dua eden birileri var mı? Eğer varsa bilin ki kalpten seviliyorsunuzdur. Kimseye zorla dua ettiremezsiniz. Dua, öylesine kalıplaşmış sözlerden oluşmaz. Ta en derinlerden gelir ve öyle bir gelir ki tüm evreni sarsar. Gözünüzün şahit olmadığı, olamayacağı büyük bir enerjidir. Olağanüstü bir inançtır, tüm benliğinizle inandığınız. Mükemmel bir dilektir, reddedilmeyen. Çok ama çok istemektir, gücünüzü nice nice aşan. Sizin kendi dirayetinizle elde edemeyeceğiniz, çabalarınızın sonuçsuz kaldığı, geriye tutunmak için kalan tek daldır. Ve eğer birisi bunu sizin için diliyorsa, dünyadaki en değerli şeydir. Bütün fanilik yok olup gitse de yanınızda baki kalacak bir tek odur.

Dua, sürekli elde ettiğimiz birşeyin yerine gelecek sıradan bir metaryel gibi her gün bıkmadan istediğimiz sonsuz istekler değildir. Tarifsiz bir mutluluk, derinden bir acı yaptırabilir sadece bunu. Tüm hücrelerinizle hissettiğiniz, beyninizi yakıp kavuran, size günleri,ayları unutturan, sevinçten sizi çıldırtan bir güçle kana kana susadığınız dilektir o. Elle tutamazsınız, garantisini veremezsiniz, emin olup şüpheye düşersiniz ta ki gerçekleşene kadar. O zaman anlarsınız doğru şekilde dua ettiğinizi. O zaman hissedersiniz bunu size veren o büyük gücü. Fark edersiniz yanlız olmadığınızı. Birisi sizin için gerçekten dua ediyorsa çok sevmiştir sizi. Ona öyle bir sevgi vermişsinizdir ki, sizin için en büyük şeyi yapmıştır. Gerçek sevgiye karşılık gerçek bir dua. Annenin evladına verebileceği denklikte saf ve samimi, çıkarsız ve hesapsız. O yüzden eller kirletemesin diye tutulmaz, gözler nazar etmesin diye görülmez, akıl hapsetmesin diye özgürdür o. İnsanlar paha biçip küçültmesinler diye maddi değil manevidir. Bilgi, nasıl kullanılmadığı müddetçe faydasızsa, dua da inanılmadığı sürece işlevsizdir. Yok olmaz asla ama anlam da ifade etmez inanmayan için. Ziyan olu değeri bilinmeden.

Gerçek şu ki, inanılsa da inanılmasa da, adı farklı farklı da olsa bir ihtiyaçtır dua. İnsan olmanın bir gereği, zayıflığımızı kabul ettiğimiz için ne kadar yüce olduğumuzun bir göstergesidir. Kimliğimizin bir kabulü, teslimiyetin son noktasıdır. Bu yüzden, dua ettirebilmek bir kişiye, kelimelere sığmaz bir mutluluktur. Sonsuzlukta yankılanacak o sözcükler, sizin en büyük yandaşınız, alınan değil de verilen bir sevginin en güzel göstergesi olacaktır.

17 Mart 2011 Perşembe

Sabır ve Sabrın Tükendiği An

Sabır erdemdir denir ama aslında içgüdüdür, savaşma azmidir. Sabrın gücü ve süresi, elde edeceğimiz şeyi ne kadar istediğimize ve onun kafamızdaki biçilmiş değerine bağlıdır. İstediğine gerçekten ulaşmak isteyen kişi bir tek buna odaklanır. Karşısına çıkan zorluklar birer basamaktır sadece.

Fırtınalı bir günde, rüzgar olanca kuvvetiyle eserken, kökleri toprağın derinliklerine yerleşmiş bir ağacın düşmanına kafa tutmasıdır sabır. Pes etmez asla. Eğilir, bükülür, zayıf ve yaşlı dalları kırılır ama fırtınanın sonunda yaşamaya devam eder. Yahut uçurumdaki yamaçta, düşmek üzere asılı kalmış bir kişinin kanlar içindeki  tırnaklarını yamaca geçirerek yukarı tırmanmasıdır. Tek kişilik bir savaştır; zorluklar karşısındaki sessiz çığlıktır. Ben çok güçlüyüm demenin mütevazi bir şeklidir. Bazen zorla sabrettirildiğimizi düşündüğümüz durumlar olur. Fakat isteyerek savaştığımızın farkında olmayız. Fakirlik, hastalık, işsizlik, dışlanmışlık ve daha bir çok durum çıkar karşımıza. Bunları  istemediğimiz doğrudur ama biz zaten zenginlik, sağlık, arkadaşlık, sevilmek, başarılı olmak için savaşırız. Savaşacak bir şey yoksa sabredecek bir şey de olmaz.

İsteklerimiz için çabalarken, bir de uzun sürmüşse savaş, gücümüzün bittiğini hissederiz zaman zaman. Çıkmaza girer, bizi besleyen arzudan yoksun kalırız . Her yer siyaha döner birden. Gözlerimiz seçemez olur doğruyla yanlışı. Kendimizi ansızın çaresiz, yapayalnız ve kaybolmuş buluruz. Bunun da tuzaklardan biri olduğunu anlayamayacak kadar zavallı bir hale geliriz. Pes etmek, bir an önce kurtulmak isteriz bu acılardan. Artık savaş için taktikler üretmekten yorulmuş beynimizin huzura ermesini dileriz. Gözlerimizi kapattığımızda dipsiz bir kuyunun boşluğunda, onun kucağına teslim bırakmış buluruz kendimizi. O karanlık; ruhumuzu emerken izin veririz bir süre. Hem huzur vardır içinde hem de huzursuzluk. Elde etme isteğinin verdiği rahatsızlık yakamızı bırakmaz bir türlü. Bu sefer de onunla mücadele etmeye başlarız; kimle savaşmamız gerektiğini unutarak. Şizofren bir hasta gibi ikinci bir ses fısıldar kulağımıza. 'Aç gözlerini', der. ' O zaman kurtulacaksın, uyanacaksın'. Gözlerimiz kapalı kaldıkça, daha da çeker kendine bizi o dipsiz kuyu. Gerçekle yalan karışır birbirine; gözlerimizi açmak zorlaşır. Ses fısıldar... fısıldar...' Savaşın vardı senin ', der. 'Çok yoruldum', deriz sese.'Çok yoruldum, dayanamıyorum artık'. Güç verir o ses yeniden; arzularımızı hatırlatır. Uğruna savaştığımız şeyi ne çok istediğimizi, onun için neleri feda ettiğimizi yineler. Kayıplarımızın hiçliğe karışmasına razı gelmez gönlümüz. Açarız gözlerimizi yeniden. Gözlerimizdeki alev deler karanlığı. Bir ateş, bedenimizi kaplar. Umut dolar tüm benlik. Her şey yeniden parlar kendi renginde...

Tam yenildim derken tekrar başlar azim. İnsanoğlu vazgeçemez ölene kadar. Kah dipsiz kuyulardadır, kah savaşta. Bittim dediği an bir şekilde ayaktadır. Çoğu zaman fark edemese de, anlayamasa da ayakta olduğunu; geriye dönüp bakınca, işte o zaman ne savaşlar verdiğini kavrar.

16 Mart 2011 Çarşamba

Acelem Var

Bekle deme bana,
yetişmeliyim tüm kaçanlara, telafi etmeliyim hızlıca.
Sabret deme bana,
nasıl sabredebilirim.
Görmüyor musun ne kaldı ki şurda.
Koşmalıyım bir an önce, tatmalıyım her tattan,
koklamalıyım her kokuyu,
söylemeliyim aklımda ne varsa.
Daha olgunlaşman lazım deme bana.
Baksana ne kadar hızlı herşey.
Hiç birşey durmuyor yerinde.
Baksana ne kadar yakın son.
Daha ne çok şey var yapmak istediğim.
Sırayla deme bana.
Sıra bekleyemem ben.
Yakalamalıyım uçan kuşun kanadını,
rüzgar geçmeli bedenimden,
ruhum hala bunu hissederken.
Dur deme bana,
duramam ben.
Nefesim her an tükenirken,
ağzımda dolu dolu cümleler,
nasıl susasırım ben.
Gitme deme bana,
o kadar gidilecek yer varken.
Bedenim hızla yavaşlarken,
yavaş ol nasıl dersin sen.
Yetmiyor, yetmiyor hiçbirşey,
elimden hızla kayıp giderken herşey.
Koşsam da, gülsem de, ağlasam da,
yetişmiyor ömrüm ne yapsam da.

11 Mart 2011 Cuma

Gözyaşının Sebebi

Ölüm, beyindeki tüm sisi siliverir bir anda; olanca gerçekliğiyle. Boğazda acı bir düğümlenme olur; gözlerde yaşlar, istemsizce akar. Durdurmaya çalıştıkça inadına daha da hızlanır. Birden anlamazsınız o kadar yaşın nereden geldiğini. Sanki bedeniniz, yaşam kaynağınız olan tüm suyu akıtıyordur gözlerinizden.

Bazen hiç tanımadığınız birisi için de ağlarsınız ama tanırsınız aslında. Eğer ağlıyorsanız; yabancı zannettiğiniz kişiyle tanışacak kadar bir zaman dilimi paylaşmışsınızdır. Belki bir filmdendir bu kişi, hayatının bir parçasını görürsünüz orada. Bir kitaptadır; okudukça kim olduğunu anladığınız. Gazete sayfalarındadır; hayat hikayesine günlerce şahitlik ettiğiniz. Bir şekilde tanırsınız artık, aranızda bir kıvılcım oluşmuştur.

Her zaman  iyi olduğunu düşündüğümüz kişilere de ağlamayız üstelik. Bir çok insana kötülük yapmış, günahkar veya bizim yaşam tarzımıza uymayan birilerine de içimiz parçalanır bazen. Bunun sebebi; gerçekte, hiç kimsenin tamamen iyi veya kötü olmamasından da kaynaklıdır. Kötü dediğimiz kişinin, mutlaka iyi olan bir yanını görürüz ve bu üzülmemiz için bir nedendir. O dökülen göz yaşları, günahların ateşini söndüren tek şeydir belki de. Yaptığı iyiliğin bir karşılığıdır kim bilir... İnsanlık zincirinde yapılması gereken gizli bir görev de olabilir...

Bir daha görmeyeceğimizi düşündüğümüz bir kişiden ayrılırken de benzer hislerle ağlarız ama ölünün arkasından olduğu  gibi değildir asla. Çünkü eğer nefes alıyorsak ve istersek, yeniden umut vardır görmek için istediğimizi. Eğer yaşıyorsak yanlışları düzeltmek, iyi şeyler yapmak, mutlu olmak, mutlu etmek için hep bir olasılığımız vardır. Ölüm ise her bir şansı alır elimizden. Belki tam da düzelmişken, tam da her şeyi yoluna koymaya başlamışken apansız kapatır olacakların kapısını. Artık bitmiştir hayaller. Geriye dönüş olamaz; yollar sona erer. Elinde yaptıklarınla kalakalırsın öylece. Günahların sevaba dönüşmeye can atarken, kirler temizlenmek için sıradayken, zaman senin için vaktini doldurmuştur. İşte tüm bu olanlaradır göz yaşları ve arkandan senin akıbetinde olan insanlar, senin yanın sıra kendilerine de ağlarlar aslında. Senin yaşantını gördükçe yüzlerine çarpan hatalarına, yanlışlarınadır onca hüzün. Tüm o içtenlikle ılık ılık dökülen yaşlar bir nebze de olsa temizler ruhlarını.

Ölüm geridekiler için bir derstir artık. Kalanlar için bir kurtulma, hayata yeni bir bakış, sahip oldukları zamanı en iyi şekilde değerlendirmek için bir fırsattır. Gözyaşı kaynağından bir pınar gibi tertemiz, saf ve coşkuyla yeşertir yeniden tüm iyi niyetleri. Eğer izin verirsek ruhumuzu iyileştirmesine, engel olursak boşa gitmesine, o zaman belki...belki huzura erişebiliriz.

4 Mart 2011 Cuma

Kader

En büyük sorudur Kader. Bizim yaptıklarımız mı kaderi oluşturur, kader mi bize yön verir? Başımıza gelenler bizim mi yoksa kaderin mi hatasıdır? Belki de bu sorunun cevabını hiçbir zaman tam olarak anlayamayacağız ya da anladığımızı sanacağız.

Ben kaderi bilgisayar oyununa benzetirim. Düşünün ki elinizde çok zor bir bilgisayar oyunu var. Son derece karmaşık. Öyle göz alıcı ki gerçek gibi. Kahramanları, düşmanları, mekanlar olağanüstü. Kazandıkça güçleriniz artıyor ama oyunun sonuna varmak çok zor. Bu oyunun başlangıcı belli,gidilecek bin bir yolu belli, seçeceğiniz kahramanlar, silahlar, ilerledikçe karşınıza çıkacak engeller, ödüller ve yolun sonu belli. Bütün her şeyi biliyoruz ama ne yolları ne de gidilecek sonu değiştirebiliyoruz. Çünkü her şey ayarlanmış.Yapabileceğimiz tek şey bize sunulan bir kahramanı seçmek,farz edinki o kahramanla yenildiniz bir diğerini seçmek. Bize sunulan yollardan birine girmek ve yine yenildiğinizde bir diğerini denemek. Elimizde birçok seçenek.Peki her şey belli olduğuna göre neden sürekli oynamaya devam ederiz? Yenildikçe neden vazgeçmeyiz? Seçtiğimiz yollar, kahramanlar,düşmanlar vs. sonucu değiştirmediğine göre neden değiştirip değiştirip dururuz? Bu oyunun esprisi nedir? Ve en önemlisi oyunun güzelliğine o kadar kapılırız ki amacımızı unutup yollar içinde kayboluruz. Kahramanların becerileri, düşmanların güçleri, mekanların göz alıcılığı, kazandığımız puanlar, kaybedilenler...Bir de bakmışız saatlerce oyunu oynayıp duruyoruz. Ne bitirebiliyoruz ne başa dönebiliyoruz.

Oyunun kılavuzunda kimlerin iyi, kimlerin kötü, hangi yolların kestirme, sapa,zorlu, tuzak olduğu yazar ama nasıl ulaşılacağı yazmaz. Biz bu talimata göre hareket edersek ve doğru hamleler yaparsak-ki o doğru hamleler mutlaka defalarca hatalı hamleden sonra gelir- oyunun sonuna varırız. İşte bence kader budur. Ne yollar önemlidir ne tuzaklar,ne de kahramanlar.Sabit olan şeyler değiştirilemez. Değişen tek şey benim hamlelerimdir.

1 Mart 2011 Salı

Neden Bilimkurgu?

Bilim kurgu,bana göre insan zekasının en sıra dışı örneklerinden birisi. İster kitap ister film şeklinde olsun,hayal gücünün özgürlüğünü ilan ettiği yerdir bilim kurgu.

Olmaz denilen şeyleri oldurmak, yapılamazları yaptırmak büyük bir zevktir. İnsanı bundan daha tatmin edecek bir şey  düşünemiyorum. Uçmayı seviyorsunuz diyelim, hop! bir uçan kahraman. Gücü seviyorsanız eğer alın size her şeyi yapabilen birisi. Gezegenleri mi keşfetmek istedi canınız, cenneti mi görmek istediniz, geçmişe mi bayılıyorsunuz,su altında nefes mi almak istersiniz? İstekleriniz bir emirdir! Siz yeterki isteyin. İnsan neden mutlu olmasın ki böylesine bir yol varken. Bir de şimdi teknolojinin nimetleriyle o canım efektlerle daha neler neler yapılabilir.

Bazı kişiler efektlerden nedense hoşlanmaz ve tabi ki bilim kurgudan. Sebebi elbette gerçekçi olmamasıdır. Onlara göre elle tutulur hiçbir şey yoktur ortada. İmkansız şeylerle uğraşmak boş iştir. Daha gerçekçi, hayatı yansıtan olgularla uğraşmak varken neden saçma sapan hayallerle uğraşılmalıdır!Çok haksız da sayılmazlar. İnsanoğlu her zaman elle tutulur şeyler ister. Kararlı, sabit, sonuca ulaşan, çözüm getiren, fayda sağlayan tutarlı istekler. Peki bilim kurguda bunlar var mıdır? Vardır ama onu bulmak ve bulmayı istemek gerekir.Bu bir tarz meselesidir ve hayalperestlerin yoludur. Canavarlarla, uzaylılarla, hayaletlerle vs. savaşılırken aslında haksızlıklarla, zulümlerle, kötülükle savaşılır. Olayın uzayda, başka galaksilerde, okyanusların dibinde geçmesinin hiçbir önemi yoktur. Ana tema hep aynıdır.İyi ile kötünün,aşk ile nefretin, güçlü ile güçsüzün savaşıdır. Sadece görüntüler, şekiller, kıyafetler, mekanlar farklıdır o kadar. Evet, farklı olan şudur; savaşırken kendini daha fazla kahraman hissetmek, olamayacağın bir  forma bürünmek, göremeyeceğin şeyleri görebilmektir. Savaştığın şeylerin şekilleriyle, ebatlarıyla oynayarak onların aslında düşündüğümüzden daha zorlu veya kolay olduğunu gösterebilmektir. Tıpkı Yüzüklerin Efendisi'nde Frodo'nun kötülük karşısında aslında savaştığı şeyin kendi nefsi olduğunu bu yolla göstermek gibi. Bir nevi bünye meselesidir ve birazda sıradışılık gerektirir. Herkes aynı şeye bakar ama aynı şeyi görmez. Siz bir balığa bakarken hayalperest biri ondan bir canavar yaratır. Siz kuşları seyrederken, diğeri onlardan bir ordu görür. Küçücük bir ilham alır başını yürür, bambaşka bir dünyanın kapılarını açar. Gerçek olan boyu posu yerinde, siyah gözleri olan, kırmızı dudaklı, pembe yanaklı, uzun saçlı, beyaz dişleri olan bir kadındır. İlgiyi çekense selvi boylu, kömür karası gözlü, ipek saçlı, kiraz dudaklı, yay kaşlı, inci dişli bir peridir. Her ne kadar kiraz sevmeseniz de. Bu da benden bilim kurguyu sevmeyenlere yeni bir bakış açısı olsun!

Sen Ne Kadar İyisin?

Her insan kendisinin çok iyi olduğunu düşünür. Hatta bazıları bir karıncayı bile incitemeyeceğini zanneder. Bazılarıysa gördükleri vahşete inanamaz; böyle insanların varlığını bile kabullenemez.

Peki kötü dediğimiz insanlar neden kötüdür? Nasıl kötü olmuşlardır? Kötülük ne zamandan beri varlığını sürdürüyor? İzlediğimiz bir çok filmde pamuk şekeri insanların, yaşadıkları büyük felaketlerden sonra nasıl değiştiklerini görürüz. Monte Kristo'da iyi ve saf olan Dante'nin en yakın arkadaşı tarafından ihanete uğrayarak hapiste geçirdiği acı dolu yıllar; V For Vendetta'da V'nin maruz kaldığı deneyler sonucu çektiği azap, Star Wars'da Anakin'nin sevdiğini kaybetmemek için Sithlere' katılışı; Amadeus'da Antonio Salieri'nin kıskançlığının Mozart'ı öldürecek dereceye varması ve daha niceleri. Başlangıçta iyi olan bu insanlar neden iyiliklerini muhafaza edemediler? Dante ve V'nin kaderi birbirine benziyordu.Her ikisi de haksız yere acılar görmüştü.Belki izlerken onların intikamı bizlerde bile büyük bir tatmin yarattı.Hatta belki bazıları daha kötüsünü bile yapmayı düşledi. Fakat Anakin ve Antonio hazırda var olan hırslarının kurbanları oldular. Kıskançlık onları kör edecek hale getirdi ve tatminsizlikleri onların felaketi oldu. V For Vandetta'da korkularının esiri olmuş Evey, V tarafından işkenceye maruz kalmasına rağmen kötü değil aksine daha iyi ve güçlü oldu. Belki V de iyi gibi gözükse de sonuçta iyilik maskesi altında intikamlarını gerçekleştirdi. Tam burada şu soru sorulmalı.Yapılan kötülüklere karşı intikam almak hak mıdır? Anakin ve Antonio örneğinde ise onlar kendilerindeki yetersizliğe tahammül edemediler. Antonio kendini o kadar iyi zannediyordu ki kendisine verilen müzik yeteneğini, Tanrı ile arasında bir konuşma vesilesi olarak görüyordu. Ne kadar iyi müzik yaparsa o kadar Tanrı'ya yakındı.Ta ki Mozart gelene kadar.

İçimizdeki iyilik büyük depremler görmeden iyilik olarak adlandırılmamalı diye düşünüyorum. Hiçbir sınavdan geçmemiş, hiçbir işleme maruz kalmamış bu iyilik, ham madde halinde bir potansiyel enerji. Kendini cevher sanan bu güç, kinetik enerjiye dönüşürken acaba ne kadar aynı kalabilecek!