10 Nisan 2016 Pazar

ÇİLEK REÇELİ

Öğle yemeğinde meyve olarak çilek, zamansız ve davetsiz bir misafir gibi… Mart ayının sonu, hava bulutlu, hafif bir rüzgâr; üşümesem de ürperiyorum. Konteynırın içinde ısıtıcı açık; işçiler bana gülüyor. Kapıyı kapatıyorum. İçime reçel yapmak düşüyor; hani şu küçük olanlarından, en miniklerinden, karşımda duran hormonlular gibi olmayan, doğanın kendi elleriyle özene bezene büyüttüğü, sevgisini, emeğini, zahmetini, rahmetini kattığı dağ çileklerinden. Bulutlar dağılıyor, masmavi gökyüzü beliriyor, ben kendimi onları toplarken buluyorum. Almanya’nın meşhur çilek tarlaları geliyor aklıma; bir yandan topla, bir yandan ye. Her önümüze sunulanın zehir olduğu bu dönemde sağlık kokan pembe çileklerin mutluluğu tüm benliğimi kavrıyor. Kulaklarımda Schubert’ten Ave Maria. Göz kapaklarımın kapanmasına engel olamıyorum. İçine çekiyor beni bilinmez güçler, derin âlemlere dalıyorum. Nereye isterlerse sürüklüyorlar fikrimi, hislerimi, düşüncelerimi… Ellerinde oyuncak oluyorum.

Küçükken diyorum; küçükken ne severdim reçelleri; annem kavanoz kavanoz yetiştiremezdi. Aç kurtlar gibi sofraya saldırırdık; vişne kardeşimin gözdesiydi, benim ki çilek. Hala öyle değişen bir şey yok. Tek değişen; artık reçel yemiyorum. Nasıl yiyeyim diyorum, gücünü hangi enerjiyle tüketeceğim? O çocukluğun yerinde duramayan, daldan dala atlayan, yamaçlar tırmanan gözü pekliği, doyumsuzluğu, ilgisi, neşesi, umursamazlığı, sorumsuzluğu kısacası çilek reçelini hak edecek ritüelleri bitti ve gitti.

Nisan gelsin bir hele diyorum, zamanı bir gelsin; kesin yapacağım. Üstelik ilaçsız, gübresiz bulacağım ve güneşten topladığı neşeyi yiyerek, kendime neşe katacağım. Renginin şehveti kanımı coşturup, gençlik iksiri damarlarımda dolanacak. Daha koparırken duyduğum kokusu saracak benliğimi; aklıma ne toz ne beton ne asfalt ne demir gelecek. Hafif nemlenmiş kokusuyla, toprağın bereketi gönlüme düşecek.


Tabaktaki son çileği de yerken ne de huzurluyum. Bir rüyadan uyanır gibi açıyorum gözlerimi. Dışarıda bağıran işçiler ortalığı yıksa da umurumda değil, düzeltilir. Lakin bombalar patlıyormuş bir yerlerde, insanlar ölüyormuş… Minik çileğimin gücü nasıl yetsin böylesine dertlere?

9 Mart 2016 Çarşamba

KÜÇÜK KIZ, TREN VE KÖPEK

Gecenin karanlığında, evinden kilometrelerce uzaktaydı Küçük Kız. Elinden sıkı sıkı tuttuğu babasına, yürürken korkuyla sokuluyordu kimi zaman. Uykusu gelmişti. Birkaç sefer arka arkaya esnedi. Ağzından çıkan buhar dikkatini çekince, hohlayarak havada bir sis bulutu oluşturmaya çalıştı. Bir dev kadar kocaman ve güçlü görünen babası gülümseyerek kendisine baktı. Kahramanının sıcacık bakışlarıyla, gecenin ürpertisi siliniverdi ufaklığın üzerinden.

‘Babam varken canavarlardan korkmama gerek yok’, diye düşündü. Karanlık ona bir şey yapamazdı. Yine de hafif bir tedirginlik, etrafında kol geziyordu.

Başını kaldırıp göğe baktı. Ayın etrafında bulutlar vardı. Fakat yine de ışığı bulutların kenarından taşıyor, hem güzel hem de ürkütücü gözüküyordu. Arada bir esen rüzgârın uğultusu, kızın gerilmesine yardımcı oluyordu. Tekrar bir titreme aldı Küçük Kızı ve babasına sokuldu. Tuttuğu ele neredeyse kenetlendi.

‘Ne oldu?’ diye sordu babası.

Küçük Kız kocaman açtığı gözleriyle, karanlıktan korktuğunu belli etmemeye çabaladı. Babasının onu küçük bir bebek olarak görmesini istemiyordu. Yutkunup,

‘Bir şey yok’, derken gülmeye ve sakin görünmeye uğraştı.

‘Korkma! Yetiştik’, dedi babası o güç veren bakışlarıyla.

Küçük Kız başını ‘tamam’ anlamında salladı.

Birkaç adım atmışlardı ki yanından geçtikleri ara sokakta  Küçük Kızın  dikkatini bir şey çekti. Orada bir tren gördüğünü sandı ve üstelik üzgün bir şekilde kendisine bakıyordu.

Ufaklığın aklına en sevdiği çizgi film ‘Çuf Çuf Tombik’ geldi. Daha o sabah izlediği bölümde Çuf Çuf Tombik, annesine kızıp evi terk edeceğini söylemişti. Küçük Kız, onun kaybolacağını düşünüp üzülmüştü. Birden,

‘Eyvah! Çuf Çuf Tombik evden kaçmış’, diye düşündü.

Tam babasına onu gösterecekti ki, uzaktan gelen köpek havlamasıyla irkildi. Annesiyle parka gittiklerinde, kendisiyle oynamak için üstüne atılan köpekten korkup ağlamıştı. O andan sonra köpeklere yanaşmak istemedi. Derken köpek sesleri çoğaldı ve daha da yaklaştı. Kızın minicik kalbi heyecanla pıt pıt atıyordu. Dudağını hafiften ısıran Küçük Kız, babasına baktı. Kızının korktuğunu anlayan adam, onu kucağına almaya hazırlanıyordu ki bacaklarına dolanmasını beklediği ufaklık, iki kolunu birden açarak önüne siper oldu ve

‘Baba sakın korkma! Ben seni korurum’, dedi.

‘Hele bir gelsinler bakalım, ben onlara günlerini gösteririm’.

Hiç beklemediği bu davranış karşısında gülse mi ağlasa mı bilemeyen baba, yavrusunun kıvırcık saçlarını okşayıp yanına eğildi. Şapkasını düzelttikten sonra, atkısını üşümüş burnuna kadar çekti. Onu bağrına basarak, bebeksi tenini doya doya kokladı. Gözleri yaşarmıştı. ‘Keşke büyümeden, hep böyle kalsa’ diye geçirdi içinden. Gülümseyerek,

‘Sen varken ben hiç korkar mıyım?’ dedi.

Küçük Kız, kıkırdayarak babasına sarıldı. Kahramanına artık kocaman bir kız olduğunu ispatlamıştı. O an aklına saklandığını zannettiği tren geldi. Babasına söyleyecekken, bir an düşündü. Onun gözünde yine bebek görünmek istemedi. Büyükler çizgi filmlere inanmıyordu. Anlatmaktan geri vaz geçti.


Elleriyle şapkasını düzeltti. Kabanına şöyle bir bakındı. Güzel göründüğüne kanaat getirince neşeyle babasının elinden tutup, onunla birlikte yoluna devam etti.

8 Mart 2016 Salı

RÜYA PERİSİ

Lila ve uçuk pembe renklerle bezenmiş, beyaz, sırtı tamamen açıkta bırakan bir elbise. Sahibi kaçarken, dalgalanan kuyruğu yerleri süpürüyor. Uçuşan ipeksi kıyafetin ucundan yakalamak üzereydim ki derinden gelen bir ses, gözümün önündeki baştan çıkarıcı güzelliği sis bulutuyla örtmeye başladı. Sisi kaldırmak istercesine gözlerimi kıstım ama nafileydi. Tek düze bir vuruşla çıkan gürültü, sinirlerimi gerip şiddetini artırdı. Hissettiğim heyecan, yerini can sıkıntısına bıraktı. Elbisenin savrulan tülünü yakalarsam gerisi de gelecekti biliyordum. Son bir gayretle uzandım. Tam o sırada sırtı dönük olan peri, başını bana doğru çevirdi. Gözlerindeki davetkâr bakışlar zihnimi allak bullak ederken, görüntü iyice silikleşti ve ses dayanılmaz boyuta ulaştı. Pencereden giren güneş ışığı gözüme vurunca, gözlerimden sadece birini açıp sağıma soluma baktım. Telefonun tuşunu seçemediğim için sesi susturmam uzadıkça daha da sinirlendim. Alarmı, tıraş olmak için biraz erkene kurmuştum. Mutsuz bir şekilde iki günlük sakalımı kaşıdım. Aklım da hislerim de rüyanın etkisindeydi. O sırada mutfaktan hafif yanmış tereyağı kokusu geldi; derken şangır şungur bir ses.
‘Sabah sabah yine mutfağı yıkacak, bir yumurta için’, diye söylendim.
İki dakika sonra yüzünde, henüz giyinmediği için telaşını gizlemeye çalışan gülümsemesiyle eşim geldi. Dalgalı kumral saçlarını toplayarak dudağıma sıradan bir öpücük kondurup,
‘Ben de seni uyandırmaya geliyordum. Hadi kalk, geç kalacaksın tembel’, diyerek uzaklaşıyordu ki kolundan tuttuğum gibi onu yatağa yatırdım. İşveli bir kıkırdamayla,
‘Şimdi tam sırası değil mi?’ dedi. ‘Zaten ne zaman uygunsuz bir an varsa bulursun. Hadi hadi yumurta soğuyacak’, diyerek kollarımdan kurtulmaya çalıştı.
Rüyanın etkisinden midir bilmiyorum, zapt edilemez bir enerjiyle doluydum. Hayal’in haklı olduğunu bilsem de onu bırakmak istemedim. Ayrıca onu kızdırmaya bayılıyor, ciyaklaması için de elimden geleni yapıyordum. Sıcak tenine dokunurken, rüyadaki peri kızının bakışları nefes alışlarımı hızlandırınca Hayal,
‘Bak şimdi çığlığı basacağım ama hadi diyorum daha tıraş olacaksın’, diye tüm gücüyle, en hassas yerim olduğunu bildiği yağ bağlamış göbeğimi gıdıklayıp beni iterek ellerimden kurtuldu.
Tatminsizliğin yarattığı yarı sinirle,
‘Aman durma kaç. Bir kaçmayı bilirsin zaten’, dedim ve yataktan kalktım.
Yüzümdeki munzur ifadeden anlamış olacak ki Hayal benim kalkmamla mutfağa doğru çığlık ata ata koştu. Saate baktığımda yediyi geçiyordu. Oyalanmak için zamanım kalmadığını görünce banyoya gitmekten başka çarem kalmadı. Sol elimle sertleşmiş sakalımı kaşıya kaşıya keyifsiz bir şekilde aynaya baktım. Peri kızının baştan çıkarışına karşı koyabilmenin tek yolu hiç hoşlanmadığım soğuk suyla yüzümü yıkamaktı. Ürpertinin etkisiyle anca kendime gelebildim ve eşimin hazırladığı kahvaltı için mutfağa giderken,

‘Kaçamayacaksın elimden. Geliyorum!’ diyerek onu sabahın köründe büyük bir zevkle ciyak ciyak bağırttım.

11 Ocak 2016 Pazartesi

Gidişin!

Sana git demek istemiştim sadece
Yalın ve sade
Vedam acısız olacaktı; zamana yayarken ayrılığı
Zaman, yavaş yavaş emecekti ne varsa sana dair içimde
Her gün ölürken
Ve gün gelecek unutacaktım
Ve acı bile duymayacaktım
Ve bitecektin nihayet sessizce.
Durdum ve hissettim seni o an benliğimde
Ve birden değişti fikrim
Eğer gitmene izin vereceksem,
Gidişin layık olmalıydı bu sevgiye.
Zamanın acımasızlığıyla yok edemezdim
Üstüne titrediğim bu duyguyu.
Gidişin ani olmalıydı.
Öyle ani ki zaman donmalıydı
Sadece yüreğim değil, zihnim de yanmalıydı bu acıdan
Gidişin öyle amansız, öyle görkemli olmalıydı ki
Unutmak haram olmalıydı bana
O anın kederi kavurmalıydı tüm hücrelerimi
Yanan bir aşık gibi küle dönmeliydim
Ah gidişin!
O gidişin ölüm gibi olmalıydı.
Bir daha gelemeyeceğini bilmek, kahrolmak, çaresizlik
Ve lakin kurtulmak!
Hayır! Sessiz sedasız bir gidişe izin veremezdim
Olmaz!
Seni bırakırken, seni terk ederken
Yüreğimi lime lime etmeliydim ki
Başka bir sevgi yerleşemesindi bir daha
Aynı ızdırabı bir daha çekmemeliydim
Kendimi senden koparırken, özgürlüğüme kavuşurken
Ve bunun için ödeyeceğim bedel zehirli bir şarapken
Geri dönüşü olmayan bir yola girmeliydim
Anlıyor musun beni?
Sana sadece git diyemezdim.

Eski Bir Ezgidir Yalnızlık

Ben hiç dost bulamayacağım anladım artık
Hep böyle yalnız, hep böyle yarım, hep böyle bir başına...
Etrafımda dönen insanlara aldanma!
Aldanma gülüşlerime, mutluluk oyunlarıma.
Ben; başkalarının arkadaşıyım, dostuyum, yareniyim...
Tüm yapılanlar, onlara karşı kefaretim.
Mecburiyetle, memnuniyeti karıştırma birbirine.
Ben üzmek istemem kimseleri.
Kimseleri geri çevirmem.
Çare için gelenlere; asla gelme diyemem.
Bu mecburiyetler,
İkinci dereceden mutluluklarım, huzurum benim
Yarımımı dolduramayan fazlalıklarım
Anladım; eksik geldim, eksik gideceğim
Yoruldum; her seferinde döküleceğini bildiğim parçalarla avunmaktan
Bıktım; her seferinde suni heyecanlardan, kalpteki çıtırdamalardan
Sıkıldım; bile bile kendimi kandırmaktan.
Yeter diyorum nihayet. Yeter!
Vazgeçiyorum avunmaktan.
Kabulümsün yalnızlık.
Yarım olan halimi kucaklıyorum şefkatle.
İstemiyorum, beklemiyorum. Gelme artık!

7 Ocak 2016 Perşembe

Kafamın İçinde Bir Uğultu

Kendine yaptığın en büyük haksızlık nedir biliyor musun? Mükemmel olmayı, hep daha iyi olmayı istemek. Çatışma denilen karmaşık durum tam da burada başlar; başaramayacağın kadar ileri gitmek. Sonuç ise sürekli bir tatminsizliğin yanında aşağılanma duygusu.

Bize giydirilmiş olan 'gurur' kisvesini suçlayabiliriz hal böyle olunca. Suçlu bulmak ne kolay değil mi? Aramak için uğraşmadım bile. Peki terazinin diğer küfesinde kim oturuyor? Denge için gurur ile savaşan kim? Alçak gönüllülük mü? Utanma duygusu mu? Haddini bilmek mi? Tahminim; hepsi de gururun alt birimleri. Maskeyle gizlenmiş sahtekarlar!

İstemek! Bu kodlama, tüm hücrelerimizde mevcutken nasıl duralım? Bize ne engel olabilir? Henüz bu sorunun cevabını bilmiyorum. Bilmek mi yoksa? Bilgi! Haddini bilmek de bu kategoriye mi giriyor?

Bükemediğin bileği öpeceksin! Öpeceksin de bu seni tatmin edecek mi? Hayır! Sadece yalandan bir geri çekiliş, o kadar. Ta ki yeninceye dek. Kırbaçlanan dürtüler, acı içinde çığlık atarken; sesi kulağını tırmalarken, duymamak için ellerinle kulağını kapatsan ne fayda? Bu sefer ki soru, dinlediğimiz acı mı yoksa kibir mi? Hırs? Ne çok his var , ne çok; küfenin diğer tarafıyla uğraşan.

Peki tahtına kurulmuş bu gizli hükümdar kim? İçimdeki ben, neden onu seçemiyor? Görmek için ne yapmalıyım ya da buna gerek var mı? Bırakayım da herkes kendi işini mi yapsın? Bu arada benim işim ne? Peki ben ne olacağım? Bu kadar enkazın içinden ne olarak çıkacağım?

Taraf tutmaya hakkım var mı? Küfeyi yönlendirecek bir güce sahip miyim? İhtiraslarım beni eritirken ya da ben erittiğini düşünürken bu düşüncede haksız mıyım? Nankörlük mü bu yaptığım? Onlarsız bu kadar ilerleyebilir miydim?

İlerlemek! Nereye kadar? Bir insan nereye kadar ilerleyebilir? Bunun için kaç ömür gerekli? Binlerce yıl! Binlerce yıldır ilerliyoruz... Ne için, ne uğruna, neden? Cevapların sonuna gitsek bile-sonuna- son yok! Sonu olmayan sorular, sonu olmayan cevaplar varken ilerlemek! Neyi görmek için? Durmak! Duramazsın; böyle bir genin yok. Son nefesinde bile son nefes için mücadele ederken ciğerlerin, sen ciğerlerine aksi bir emir veremezsin.

Ne oldu bu kadar sorudan sonra? Soru neydi? Mükemmellik, hep daha iyi olmak, haksızlık, gurur...

Tüm bunların sebebi sevilmeyi istemek olabilir mi? Ey Hükümdar! Senin adın 'Sevgi' mi? Sevgisizlik olabilir mi gerçekten bu kadar istek? Gerçek sevgi, sadece arzusunu çektiğin muhataptan. Tüm o 'oldum, yaptım, başardım' demeler, göze girmek istemeler...

Ah zavallı insan! Zavallı insanoğlu! Gelip geçici sevgilerin kucağına mı atmak istiyoruz kendimizi? Hiçbir şey daim değilken, sanrılarla avunmak...Bulamamak, görememek, bilememek...Sevgi! Cevap bu kadar basit olabilir mi?


12 Aralık 2015 Cumartesi

Düşün'ce...

***
Karşısındaki gencin, hayata sanki her şeye itiraz etmek için gelmiş olan tavırlarına anlam veremedi; cıvıltılarıyla etrafına ışıltı saçan küçük kız. Soran bakışlarla, gözlerini dedesine çevirdi. Dedesinin yüzünde sakin, anlayışlı, vakur bir ifade vardı. O bu durumu kendisi kadar garipsemiyordu. Dedesi, derin bir iç çekti. Yüzündeki mimiklerde bir gülme belirtisi olmamasına rağmen, yine de tebessüm ediyor gibiydi. Yıllara meydan okuyan bedeninden savrulan enerji, yaşlı görüntüsüne bir saygınlık kazandırmıştı. Küçük kız merakla dedesinin ne diyeceğini bekledi. Ölüm sessizliğine bürünmüş gibi duran dedesi bir anda,

'Şu yaşlılara bak! Neden susuyorlar biliyor musun?' dedi.

Dedesinin gençle ilgili konuşacağını sanan küçük kız şaşkın bir şekilde,

'Neden?' diye sordu.

'Bilindik bir söz vardır; boş teneke çok ses çıkarır, diye. İşte o ihtiyarların içi hayatın yaşanmışlıklarıyla dolu; acıyla, sevinçle, pişmanlıklarla, ihanetlerle, kayıplarla, kazançlarla... Gençlerin ise tenekenin içi ilk başta nasıl havayla doluysa, öyle hayallerle dolu. Hayalleri hayatla yer değiştirdikçe dolacaklar ve bizler gibi daha çok dinlemeye başlayacaklar', dedi.

Küçük kızın sevimli yüzünü iki eli arasına alan dedesi onu alnından öptü. Onun söylenenleri anlamayacak kadar küçük olduğunun farkındaydı. Bir an önce arkadaşlarıyla oyun oynamaya gitmek için acele eden küçük kıza,

'İnsanları tanımak için acele etme. Tanıdıkça, herkesin yalnız kendi işine göre hareket ettiğini göreceksin', dedi ve küçük kızın cıvıldaması için ellerinden uçup gitmesine izin verdi.


***
Kavga nihayet patlak verdiğinde, eşi gitmek için arkasını döndü. Karısının saçmalıklarıyla uğraşmaya niyeti yoktu. Adımını atmıştı ki kadın,

' Senin duymaya tahammül edemediklerini, ben yaşıyorum' diyerek adamı olduğu yere mıhladı.


***
'Çocuklar!' dedi, 'Çocuklar!'

'Onlar; ölümün karşısında yaşamın bir çare bulması gibi, mutluluğu mutlaka bulurlar. Tükendiğinde, kaybolduğunda onları izle. Seni doğru yola tekrar çıkarırlar.'


***
Kitabın her bir satırını; kollarını jiletle çizenler gibi kanatarak çizmişti. Damlalar aktıkça yüreği ferahlıyor, rahatlıyor, en garibi de hafifliyordu.


***
Yazar olmak için sorunlu bir psikopat olmalıydın. Öfkeli olmalıydın. Hüzünlü ve içe kapanık olmalıydın. Hiç biri mi yok? En azından ukala olmalıydın. Sevmemeliydin mesela. Küçültücü bir şeydi mutluluk. Kim isterdi ki mutluluğun masalını dinlemek? Dedikodu, entrika, sorunlar, kötülük, ezilmişlik dururken; kim ne yapsındı yavan, acısız bir sevgiyi. Tüm iyi masallar tam da orada bitmez miydi? Oysa kime sorarsan mutluluğun peşinde; özenle saklayarak, itip kakarak kaybettikleri, kaçırdıkları mutluluğun. Aradıkları şey karşılarına çıktığındaysa tanımıyordu kimse. Şiirlerle karıştırıyorlardı onu. Sevgi, mitolojik bir dönüşüm geçirmişti; o kadar yabancı ve uzak diyarlara ait olmuştu kısaca...