2 Ekim 2026 Cuma

Dedemin Ekmek Kırıntıları

Yemek masasına serdiğim örtüye düşmüş ekmek kırıntıları, bana hep dedemi hatırlatır. İşaret parmağını diliyle ıslatıp tek tek o kırıntıları toplaması dün gibi gözümün önünde. Dini kavramlarla büyüdüğüm bu geniş ailede bu davranışın tek bir anlamı vardı; israf olmasın, günah olur. Ekmek, hep en büyük nimet olarak anlatılmış, yere düşmesine hiç izin verilmemiş, kutsal kitap gibi hep baş üstünde taşınmıştı etrafımı saran çevrede. Ödümüz kopardı ekmek parçasının yere düşüp, ayaklar altında ezilecek olması fikri. Büyüyünce ekmeğe değer vermeyenleri, israf edenleri görünce şaşkınlığımı tarif edemem. Aynı dünyada yaşamadığımızı hissettiğim o insanlar grubuna alışmak kolay olmadı. Korkusuzlukları cahillikten miydi yoksa cesaretten mi hiç bilemedim. Yoksa değer duygusundan mı yoksunlardı anlayamadım. Ekmek ile başlayıp, yaşamın bütün alanına yayılan dikkat etme, saygı duyma, incitme korkusu ve bir şeye karşı duyulması gereken özen beni bugün olduğum kişi yaptı. Belki olduğundan daha hassas belki de olduğundan daha katı birine dönüştüm ama bu dönüştüğüm kişide 'daha' kelimesi fazlaydı. Bunu görememiştim. Bu yüzden dedemin bu ritüelini bugüne kadar sadece bir ibadet farz edip, normal saydım. Yıllar sonra aynı davranışı bilmem kaçıncı kez yaparken ışık hızında geçen bir düşünce belirdi zihnimde . Daha önce hiç aklıma gelmeyen bu fikir neden şimdi gelmişti bilmiyorum. Neden dini bir ibadet saydığım şey anlamını böylesine değiştirmişti hayret doğrusu... Ben mi değişmiştim... Yaşadıklarım mı beni genişletti de o daracık pencereden dışarı bakmayı akıl edebildim sorarım kendime. Belki de o fazlalıklardır gitmeye başlayan. Olanı olduğu gibi görebilmek ne zor! O an dinlediğim şarkının, ruh halimin buhranlı etkisini artırmasının bir sonucu mu diye bile düşündüm zihnimdeki iki farklı noktanın bir düz çizgide bağlanmasını. O ekmek kırıntılarını aynı dedemin yaptığı gibi işaret parmağımla örtünün üstünden alıp ağzıma götürürken dedemin aklıma gelmesiyle, önce yüzümde anlık bir gülümse belirdi. Hemen ardından 'neden böyle yapıyorum ki?' diye bocaladım ve şok dalgası gibi gelen o soru cümlesi yankılandı zihnimde; 'bir insan ne yaşamış olabilir de bu mininicik ekmek kırıntılarının bile kıymetini bilecek hale gelebilir?' Sorunun cevabı hemen yapışmıştı arkasından. Zihnimin gerilerinde bana ait olmayan ama duyduğum için artık benim de bir parçam haline gelen o anı: Dedem, babasını ve amcasını Çanakkale Savaşı'nda daha çocukken kaybetmiş. Bir yetim olarak onu yengesi büyütmüş. Kendisi büyüdüğünde de dört yıl askerlik yapmış, daha fazla dayanamayıp askerden kaçmış. Eve kilometrelerce uzaklıktan yürüyerek gelmiş. Günlerce aç kaldığı bu yolculukta bir gün tarlaların yanından geçerken ekmek kokusunu alarak, kokuyu takip etmiş ve kadınların taze bazlama yaptıklarını görmüş. Yanaşamamış ve fırsatını bulduğu bir anda -yanlış hatırlamıyorsam- o ekmeklerden çalmış. Bu anı ve o açlığı hiç unutmamış. Babasız büyüyen, sert yapılı, kavgacı, neredeyse vahşi denilecek acımasız yapısını bu zorluklara borçlu olabilir. Kültürünün sert ve disiplinli yaşam biçimi de bu kişliği beslemiştir, yadırgamıyorum. Tek bildiğim açlığı çok iyi tanımış ve gücünü fark etmiş olması. Meğer o ekmek kırıntıları günahtan öte bu gücün ona boyun eğdirişiymiş. Bu güce bir saygı duyuş ve bu gücün sahibine derinden bir minnettarlıkmış. Kimsenin farkında olmayacağı miniklikte bir nimetin değerini anlayabilme ve şükredebilme gücüne erişebilmek için o göremediğin şeyin yokluğuyla sınanman gerekiyor sanırım. Kısacası yaşamı yaşaman gerekiyor. Yaşayıp anlaman, anlayıp fazlalıkları atman...