21 Şubat 2015 Cumartesi

HASTALIK NEDİR?

Hastalık; acı ve üzüntü gibi korktuğumuz, istemediğimiz, yadsıdığımız, en kötü kabuslarımızdaki gibi ecel terleri döktüren bir kara beladır. Bize boyun eğmeyi, istemesek bile sabretmeyi, susup dinlemeyi, belki de ilk kez dönüp kendimize bakmayı öğreten en acımasız öğretmendir.

Bir kırbaç gibi inerken hastalık omuzlarımıza, acıyla haykırırken yüreğimiz, kanlı gözyaşları dökerken ve kim bilir hayat biterken gerçeklerle yüzleşmek ironi midir? Hiçbir şeyin karşılıksız olmadığı bu dünyada hakikatin bedeli hastalık mıdır? İnsanoğlu şeytan kadar inatçı ve bir kaya gibi yontulması zor mudur ki, onu dize getirmek için cehennemin zehirli sularından tatmalıdır dünyada?

Alevlerle çevrelenmişken kaçıp kurtulmak kolay değildir elbet… Tenini yalarken ızdırap, düşüncelerine tecavüz etmişken çaresizlik; tahminlerin ötesinde bir güce sahip olmalıdır hasta, böylesine şiddete maruz kaldığına göre…  Bu denli acımasız bir dertle boğuşurken kavrayabilmek ölümü; ölümün perdesiyle yüzleşmek, yaldızlarla kaplanmış ve gözlerini boyamış tüm yalanların silindiğini görebilmek ne büyük bir kudrettir. Hem diptesindir hem göklerde; hem acizsin, hem yüce. İkilemler, üçlemler… sonsuzluğa varan karmaşa; hastalıkla sadeleşir, sadeleşir ve gerçek benliğiyle yüzleşir. Ya karanlık olur dünyan ya da rengarenk ama asla eskiye dönemezsin bir daha; ölür ve yeniden dirilirsin küllerinden bir Anka kuşu misali. Seni terbiye etmiştir ölüm meleğinin çırağı.


Her hastalık, değişimdir. Değişimler devrimle gelir ve devrimler sarsıntıyı da beraberinde getirir. Eski olgu, yerini devrederken yenisine; unutulmaz ama tarih olarak kalır yalnızca. Değişim olmazsa, gelişim olmaz ve gelişimsiz bir yaşam unutulmaya mahkumdur. Bu yüzdendir ki acımasız öğretmeni çok da yermemeli. O sadece görevini yaparken, bir öğrenci olarak unutulmamalıdır ki, bizim tavrımız da öğrenme sürecinde çok önemli.

18 Şubat 2015 Çarşamba

Tablodaki Kadın



Saate baktığımda müzenin kapanmak üzere olduğunu gördüm telaşla. Tam çıkmaya hazırlanıyordum ki, hızlı adımlarıma tezatlık oluşturacak bir yavaşlıkla, gözüm alelade olduğunu düşündüğüm bir tabloya takıldı. Böylesine ünlü bir müzede, bu kadar sıradan ve bana göre hiçbir çekiciliği olmayan bir kadının, ölümsüzlüğü hak edecek ne gibi meziyetlere sahip olduğunu merak ettim. Kadınlara has bir kıskançlıkla tabloyu incelemeye koyuldum; tıpkı gizli bir büyünün, efsunun kurbanını kendine çekmesi gibi tablo da beni etkisi altına aldı o anda.

Siyah, kıvırcık ve kısa olan saçları son derece özensizdi ve çocuksu bir hava katıyordu kadına. Karşımda duran siluete kadın demek ne kadar doğru olurdu bilmiyorum. Gözlerindeki  masumluk, çocuksu imajını güçlendiriyor; hafif tombul yanakları tezimi destekliyordu. Ayrık ön dişleri çekicilikten alabildiğine uzaktı. Kısa boynu ile hemen buluşan yuvarlak omuzları cömertçe sergilenmesine rağmen, herhangi bir arzuyu tetiklemiyordu. Dış görünüşünden bir rahibe olmadığı belliydi, ama rahibe olması için gereksiz kıyafetlere ihtiyacı yoktu. O dudakların daha önce bir kez bile öpülmediği öylesine belliydi ki…

İlk izlenimlerim; resimdeki çocuksu kadında özenilecek ve beni kıskançlığa sürükleyecek bir gizemin olmadığını düşündürse de bu yanılgıya kanmadım. Tablo, zengin bir babanın doğum günü hediyesiydi yalnızca, olamaz mıydı? İçimden olmasını diliyordum dilemesine lakin, nedense bir sebepten ötürü öyle olmadığını biliyordum. Derken tablodaki ışık oyunu dikkatimi çekiverdi; kızın- çünkü kadınsılıktan uzak olduğuna artık kanaat getirmiştim- bir yüzünü gölgeleyen ve diğer tarafını boynundan omzuna kadar aydınlatan. Bir ikilem miydi bu? Kızın içindeki masumiyetlikle ihtirasın bir çatışması mı? Yoksa çocuk kalmakla büyümek arasındaki çelişki mi demek daha doğru? Fakat aydınlık kalan tarafındaki gözü bile gölgelenmiş… Mona Lisa ile yarışır mı bilmem ama hafifçe aralanmış dudaklarındaki tebessüme rağmen, bakışlara sinmiş o hüzün, masumiyete saplanan bir hançerdi sanki. Belki de bir yanı saklanmak isterken diğer yanı umutsuzca serilmek istiyordu duyguların önüne; anlaşılabilmek için…

İtiraf etmeliyim ki şiirlere yaraşır, yay gibi kaşları vardı kızın ve burnu Venüs’ünki kadar güzeldi. Ne tesadüf ki bu deniz köpüğü gibi narin ve saf güzellik, yaratıcısını etkilemeyi başarmış ve böylece sonsuzluğu selamlamıştı.  Kendi değerini bilmeyen ve bunu eğri duruşuyla gösteren kızın kıymetini anlamıştı yaratıcı. İçindeki duruluğun dışarı fışkırarak tenine yansımasını, aydınlanmayla göstermiş; korku ve gizemini gölgelerle saklamıştı. Anlaşılan ölümlü Venüs’ünün gücünü ona göstermek istememişti; doğum anındaki büyüleyiciliğiyle kalsın diye…

Gözlerindeki bakışa odaklandım yeniden. Rahatsız edici bir duygu beni esir almıştı. Derinliklerindeki bir labirent, yolumu bulmamı engeller gibiydi. Bir çığlık yükseliyordu adeta ama ben anlayamıyordum çığlıkla gelen cümleleri; dudaklarının arasından çıkmaya çalışan, ama bir duvarla engellenen sözcükler… Bu yüzden tüm gücünü bakışlarına vermiş, bir anlayan çıkar mı diye. Fakat nafile! Güç yetiremiyorum esrar perdesini yırtmaya. Çare olamıyorum, yıllarca süren bekleyişe…

Derken içimden bir ürperti geçti. Böylesine bir tezatlık nasıl olabilirdi? O kıvırcık, siyah saçlar şimdi Medusa’nın yılanları gibi saldırıyordu bana. Beni içine çeken; ağzı, gözleri, boynu ve burnunun bir kısmını örten o gölge, neyin sırrını saklıyordu? Işık, karanlığa doğru mu ilerliyordu yoksa emmeye mi başlamıştı kötülük iyiliği? Yüzünü bölen bu kavga, ruhunda da yaşanıyor muydu? Kim bilir yaratıcısı da benim gibi bu gizemi çözmeye, masumiyet maskesiyle ne gibi oyunlar oynadığını bulmaya çalışıyordu. Görevlinin çıkış anını bildiren uyarısıyla kendime gelirken; kızın, insanoğlunun içinde barındırdığı iki büyük gücü yansıttığını düşündüm. Gözlerimi gözlerinden son kez ayırırken, sahip olduğu gizem aklımı kurcalıyordu ve sırrı onunla sonsuzluğa kadar yaşayacaktı.

20 Aralık 2014 Cumartesi

Ben Onu Hiç Dinlemezdim

Karanlıktı. Göz gözü görmeyecek kadar karanlık. Zifiri derler ya! İşte tam da öyle. Ne ay vardı önümü aydınlatacak ne de yıldızlar. Garipti, yalnızca karanlık. Dünya sanki mezara dönmüştü o akşam. Her zaman gittiğim yolu göremiyor, seçemiyordum. Hani gözümü kapatsam gidebileceğimi iddia edecek kadar aşikar. Fakat bu gece bir başkaydı yolculuk.Yeni yürümeye başlayan bir çocuk gibi attım adımları. Ürkek, kırılgan ve de acemi. Nedense kalp atışlarım hızlanmış ve nefes alışlarım koştururken tökezliyordu. İçimdeki rahatsız edici duyguyu tanımlayamıyordum. Bir eksiklik vardı, bulamıyordum. Üşümüş hissettim birden ve titredim. Derken delicesine atan kalp atışlarım buruklaştı. Ağlamaya ramak kalmış. Baktım, bakmaya çalıştım etrafıma. Yalnız, yapayalnızdım. Yalnızlığı o an anlamıştım.

Adımlarımı hızlandırırken bir dokunuş canlandı ellerimde. Ellerimi sıktım, boştu. Küçük bir serap sandım. Anlam veremedim beni neden bu kadar etkiledi. Kollarımla kendimi sardım titremem geçsin diye. Aniden, bir koku geldi dolaştı ruhumda, başka diyarlardan. Oyun mu oynuyordu karanlık hislerimle? Oyunsa bu, bilsindi ki hiç eğlenceli değildi. Yürüdüm, devam ettim çat pat. Bulutlarla kaplı gökyüzü hala izin vermiyordu aya ve de yıldızlara. Çaresizdim, bekleyemezdim, ilerlemeliydim. Sonra bir nağme, öyle ince, öyle derinden ve narin. Durdum ve baktım etrafa. Bu sese yabancı değildim. Zorladım zihnimi, zorladım ve düşündüm. Aradım ve aradım. Bulmak için çok uğraştım. Hüznüm arttı birden, haşinleştim. Kaşlarım çatıldı ve büzüştü dudaklarım. Elime baktım yeniden. Ellerim neden boştu? Şimdi hatırladım! Bu eller hep doluydu. Salladım kafamı iki yana amansızca. Ben neyi kaybetmiştim? Derken o koku, o ses. Yokluğu beni boşluğa sürükledi. Seslendim, 'neredesin?' dedim. Haykırdım, yalvardım, ağladım. İçim yandı alev alev. Kaybolacağına hiç ihtimal vermemiştim.

Ses söylerdi her zaman bu yoldan nasıl geçeceğimi. El tutardı elimi, ben bakmazken etrafıma. Götürürdü, sürüklerdi, çekerdi gideceğim yere kadar. O yüzden umursamazdım ben, nasılsa her şeyi bir yapan var. Önemsemezdim, önemsemezmişim, önemsizmiş benim için. Oysa yok şimdi ne ses ne koku ve de el.

Nafile akan yaşlar dindirmedi acımı. Çare olmadı çaresizliğime. Kabullenmekten başka ne var yalnızlığı. Kabullendim ben de işte. Düşündüm ve düşündüm. Ses ne demişti daha önce? Sağdan mıydı bu yol yoksa soldan mı? İleri miydi sadece? İki elimle sıktım başımı ve sıktım sıkıca gözlerimi. Hatırlayamadıkça salladım başımı. Salladım ve salladım. Kaybolmuştum, yolumu nasıl bulacaktım? Meğer ne zavallı, ne cüretkar, ne hadsizmişim! Her şeyi bildiğimi zannederken ne kadar cahilmişim! Tüm bunları anlamak için bu kadar düşmeliymişim.

Anladım düşüncesizliğimi. Kabullendim kendimi. Dipteyim ve kaybettim her şeyi. Nefes aldım. Ve verdim yine sefilce. Döndüm başa, en başa. Ama temiz değildi bu sefer defterim. Olsun, dedim kendime ve ele söz verdim ve de sese. Bu sefer yürümeyi öğrenecektim.

Eskisi Gibi

Seni özledim demek isterdim
Eskisi gibi.
Eskisi gibi rahat ve özgürce,
Aklıma düşünceler getirmeden,
Pervasızca.
Sana ihtiyacım var demek isterdim
Yine çocukça
Ama korkmadan ama sıkılmadan
Ama masumca.
Seni seviyorum demek isterdim
Tüm umursamazlığımla.
Kelimelerimi aldın benden,
Masumiyetimi.
Sorular ve sorular
Kafamda acabalara dair,
Esir ettin beni.
Karanlık çöktü yine üstüme
Ve yine yalnızlık.
O kahrolası yalnızlığa
Zincirledin beni.

19 Kasım 2014 Çarşamba

Bir Garip Rüya

Neydi o sözler aklımdan geçirdiğim
Daha biraz önce, az önce,
Gözlerimi kaparken henüz
Sanki hülyalı ve derinden,
Biraz da hüzünlü
Şiir kokuyordu sanki bir parça.
Ne acelesi vardı öyle,
Kaybolup gitti ansızın
Verdiği his, dudaklarımda tebessüm
Hatırlayamasam da
Zihnimde tatlı bir ima.
Sözler benim miydi bilemedim.
Bilemedim,
Bir peri mi mırıldandı kulaklarıma
Nereden gelirsin ey Gezgin,
Yolun nereye?
Küçücük bir uğrak mıydım,
Gezindiğin diyarlarda?

9 Mart 2014 Pazar

Forrest Gump'ın Doğa Üstü Yardımcısı

Güçlüklerle boğuşurken 'doğaüstü yardımcınız' kimdir? En zor anlarda size sihirli değneğini dokunduran ya da gizemli sözcükleri vererek canavarı alaşağı etmenizi sağlayan? Şüphesiz Forrest'ın yolculuğunda gizemli büyücü, annesi olarak çıkar karşımıza. Forrest bu yardımı hiç reddetmeyerek tüm engelleri aşar. Forrest mevcut zekasıyla hepimizde var olan saflığın bir temsilcidir sanki. Zeka ilerledikçe saflık ironik bir şekilde azalır. Şeytan, ayrıntıda gizlidir!

Forrest, çocukluğumuza dair masumiyetle, annesinin koruyuculuğundan hiç azledilmez. Çünkü annesinin sözlerini hiç tek etmez. Çocuklar için anneler her zaman haklıdır!

Gel gelelim küçük Jenny'nin annesi yoktur. Zorlu yolculuğu boyunca doğruları ararken, tökezlerken, canı yanarken onu koruyacak sözlere sahip değildir. Jenny, o sihirli sözleri bulabilmek için çok fazla bedel ödemek zorundadır ve bulduğunda kendisi artık bir annedir. Jenny, ateşin çemberinden geçerken, yeniden dirilmesini minik erkeğine borçludur. O andan itibaren Jenny de minik Forrest için sihirli sözcüklere sahip bir büyücü olmuştur ve onun sayesinde ölüp-dirilme seramonisini tamamlayarak başlangıç noktası olan evine geri dönebilmiş, onu korumanın en iyi yolunu nihayet bulmuştur.

Hikayenin kadınları, gizli birer büyücüdür ve bundan nasibini Teğmen Dan da alır. Teğmen Dan, savaşta bacaklarını kaybederek tüm inancını yitirdikten sonra, hayata tutunmaya kendisini kurtaran Forrest ile başlamış görünse de yeni bir bacağa ihtiyaç duymaz. Ta ki Forrest'ın düğününe nişanlısı ve yeni bacaklarıyla geldiğinde nihayet hikayesini tamamlamış olduğunu anlarız.

Forrest'ın masumiyetindeki değişmezlik adeta dış görüntüsüne yansır. Giyim şekli hatta saçları bile hep aynıdır. Oysa Jenny hiç bir karede bir önceki kişi değildir. Başlangıç noktası olan evine dönene kadar kılıktan kılığa girer. Belki de bu durum kadınların inkara mahal bırakmayacak gerçeği olan değişimlerinin bir göstergesidir, kim bilir?

Hikayenin sonuna yaklaşırken, Forrest'ın ilk kez annesinin bir sözünü, karşı gelmese bile, kabullenmekte zorlandığını görürüz. Forrest, annesinin ölümünü- yine annesinin 'ölüm hayatın bir parçasıdır' sözü sayesinde- daha rahat atlatabilirken, Jenny'nin kaybında başaramaz. Forrest ilk kez ağlar. Forrest belki de büyümeye başlar...

31 Ocak 2014 Cuma

Yasak Bölge - Tanışma - Bölüm 8

Ka'ma'nın odadan çıkmasıyla Di'na, Ela üzerindeki hakimiyetini kurmaya başladı.

'Ne Galaksi, ne de senin Dünyan umurumda değil. Fakat Ka'ma'nın zarar görmesine izin veremem. Bu yüzden dediklerimi harfi harfine yapacak ve asla sorgulamayacaksın. Eğer bunu başarabilirsen korkmamızı gerektiren bir şey olmaz. Anlamasan da bana güvenmelisin.'

Ela, Di'na'dan hoşlanmamıştı. Fakat Ka'ma kendisini sadece kardeşine emanet etmişti. Bu yüzden onu anladığını belirtir bir şekilde başını salladı. Onaylandığını anlayan Di'na devam etti.

'Ka'ma yanıma her gelişinde sizlerden bahseder. Irkınız hakkında oldukça geniş bir bilgiye sahibim. Korkma! Nelere dayanıp dayanamayacağını biliyorum. Şimdi kısa bir süreliğine buradan ayrılacağım. Ben gelene kadar biraz dinlenebilirsin. Ben yokken kimse odaya girmeye cesaret edemez,' dedi ve odadan çıktı. Di'na giderken muhafızlarını da yanına aldı.

Di'na'nın kendinden emin tavırları Ela'yı etkilemişti. Duruşu, hareketleri ve sesindeki tını karşısındakini kolaylıkla etkisi altına alıyordu. Ne istediğini bilen birisinin keskin ve tutkulu bakışlarına sahipti. Bu bakışlar, Ela'nın Di'na'ya kendini teslim etmesini daha da kolaylaştırdı.
Di'na, söylediği gibi çok geçmeden geri döndü. Etrafına kısaca bir göz attıktan sonra Ela'ya,

Tabakta duran yiyeceklerden birkaç tanesini cebine doldur ve hemen balkona çıkıp aşağıya inmeye çalış,' dedi. Ela'nın şaşkınlığına aldırmayan Di'na sinirlenerek, 'Sana çabuk olmanı söyledim,' diye Ela'yı azarladı.

Sorgulamaktan vaz geçen Ela denilenleri yaparak balkona çıktı. Balkondan manzara oldukça göz alıcıydı. Bahçe devasa şekilde büyüktü. Duvarlara ve kolonlara güçlü, sarmaşığa benzer bitkiler sarılmıştı. Ela, onların yardımıyla kolayca aşağıya ineceğini düşündü. Tam bitkilere tutunmuştu ki içeriden bir bağırtı koptu. Ne olduğunu anlayamayan Ela, bakmak için geri dönerken etrafı muhafızlar tarafından kuşatıldı. Muhafızlar, Ela'yı içeriye sürüklerken, telaş içindeki Baş Nedime de yetişti. Ela başta olmak üzere herkes neye uğradığını şaşırmıştı. Di'na tehditkâr bir biçimde Baş Nedimeye baktı ve,

'Bu ne cüret! Benim odama böyle sefil bir yaratık nasıl girebilir?' diyerek adeta kükredi.

Durum o kadar olağan dışıydı ki, kimse bir anlam veremiyordu. Baş Nedime şaşkınlığından sadece,

'Bu imkansız!' diyebildi.

Verdiği cevap, Di'na'nın, kanları donduracak bir kahkaha atmasına neden oldu.

'Demek imkansız! İmkansız dediğin şey tam karşında duruyor.'

'Efendim ben...ben gerçekten...' Di'na, Baş Nedime'nin sözünü bitirmesine izin vermedi.

'Çabuk Muhafızların Komutanını huzuruma getirin' diye emretti. Bir, iki dakikaya Muhafızların Komutanı Prensesin huzurunda eğiliyordu.

'Demek beni böyle koruyorsunuz Komutan? Her aptal elini kolunu sallayarak odama girebiliyor, öyle mi?'

Di'na sorumluları olabildiği kadar ezip, savunmaya fırsat bırakmayacak kadar hızlı hareket ederek, yargısız infazla işlerini bitirmeyi planlıyordu.

'Kimmiş bu kız?' diye Nedime'ye sordu. Baş Nedime, bilgi almak için gönderdiği yardımcısından, kızın yeni gelen kafileden olduğunu öğrendi. Durum çok hızlı geliştiği için detaylarla ilgilenemeyen Baş Nedime, o an bu bilgiyle yetinmek zorunda kaldı.

'Dua et Komutan! Dua et ki şapşal bir hizmetçi nereye gireceğini bilememiş. Sadece bu seferlik merhamet göstereceğim. Bütün muhafızlarınla birlikte, tabi rütben indirilerek, devir teslim işlemlerine başla. Kızı da karanlık odaya hapsedin. Bir hafta boyunca yemek verilmeyecek. Yaşaması için günde tek sefer sıvı verin yeter. Şimdi gidebilirsin.'

Komutan, Prenses tarafından hayatının bağışlanmasına minnet duyarak, yanında Ela ile birlikte ayrıldı. Di'na korku içinde bekleyen Baş Nedime'ye ise,

'Bir hafta sonra kızı, bizzat kendin benim için eğitmeye başlayacaksın' dedi.

Emir üzerine Baş Nedime buz kesti. Bu ceza son derece onur kırıcıydı. Hizmetçilerin seçimine Kraliçe bile karışmazdı. Bu sadece onun yükümlülüğündeydi. Fakat bu cezaya itiraz edemezdi. Uğradığı hakarete katlanmak zorundaydı. Rengi atmış bir şekilde Prensese saygılarını sunup dışarı çıktı.

Dina, istediğine kavuşmanın verdiği zevkle yiyeceklerden birini alıp keyifle ısırdı. Planı iyi işlemişti. Verdiği cezalar yüzünden kimse olayların detayına inme cesaretini göstermeyecekti. Ayrıca Ela'yı karanlık odaya saklayarak, onu Toron'un casuslarından gerektiği kadar korumuş olacaktı. Yeni geldiği anlaşılmayacak ve dikkatleri çekmeyecekti. Baş Nedime'nin cezası sayesinde de Ela'yı yakınında tutmayı başarmış olacaktı. Artık önemli olan tek şey, bu oyunu annesini inandırabilmekti.

..................

Majesteleri U'maa ile Ka'ma hakkında görüşen Kraliçe Numira, tavrını sert bir şekilde ortaya koymaktan çekinmemişti. İkili arasında yaşanan bu gerginliğin esas sebebi Prens'in evlilik meselesiydi. Kraliçe, Prens'in dizginlenemez davranışlarını evlilikle yavaşlatabileceğini umuyordu. Majesteleri de Kraliçe ile aynı fikirdeydi. Yine de erken bir evliliğin getireceği sorunlardan endişe duyuyordu. Ayrıca Ka'ma tavırlarını evlilikle bile düzeltecek bir tip değildi. Bu yüzden sorunlar iki kat zorlaşmış olacaktı. Tartışmayı uzatmanın bir anlamı olmadığını anlayan Kraliçe, durumu kendi yöntemleriyle çözebileceğini düşünerek oradan ayrıldı.

Nihayet babasıyla görüşen Ka'ma kızgın bir şekilde soluğu Kraliçe'nin yanında aldı. Sımsıkı yaptığı yumrukları, kendini sakinleştirmek için ne kadar zorlandığının bir göstergesiydi. Tek dizinin üstünde, başı eğik bir şekilde Kraliçe'ye saygılarını sunarken, öfkesine yenik düşmemek için direniyordu. Kraliçe mağrur bir şekilde ağır adımlarla Ka'ma'ya yaklaştı ve kalkmasına izin verdi. Göz göze geldiklerinde Ka'ma'nın düşmanlığını açık bir şekilde gören Kraliçe, ondan korkmadığını belirtircesine bakışlarını kaçırmadı. 

'Sizi böylesine sinirlendiren nedir Prensim?' derken sözlerindeki alaycılık Ka'ma'nın sabrını zorlayan son şey oldu.

'Nasıl olur da beni Dünya'nın koruyuculuğundan azlettirirsiniz?'

Kraliçe, Majestelerine Ka'ma'nın gerçek bir ceza almadan durulmayacağını ve bu cezanın da Ka'ma'yı o çok değer verdiği Dünya'sından ayırmak olduğunu belirtmişti. Bu soruyu bekleyen Kraliçe Numira,

'Yanlış bilmiyorsam benim böyle bir yetkim yok Prensim', dedi. Cevaba dayanamayan Ka'ma,

'Kraliçem, bu sefer çok ileriye gittiniz,' diyerek son sözünü söyledi ve çıkmak için müsaade istedi. Fakat çıkmak üzereyken Kraliçe,

'Hayır Prensim, henüz çok ileri gitmedim. Beni mecbur bırakmamanızı dilerim,' diyerek Ka'ma'nın dikkatini çekti.

Kraliçe asla boş konuşmazdı. Ka'ma bunu çok iyi biliyordu. Kendisini Dünya'dan koparmayı başardığına göre bu sözler daha da ötesi içindi. İyice gerilen Ka'ma yüzünü Kraliçe'ye döndüğünde beklediği alaylı bakışlar yerine, güce sahip olanlara has bir vakurluk gördü. Bu görüntü Ka'ma'yı daha da çaresiz bıraktı.

'Ne demek istiyorsunuz?'

Bir müddet sessizliğini koruyan Kraliçe,

'Evlilik hazırlıklarına başlanması için itiraz etmemenizi istiyorum,' dedi.

Ka'ma, Kraliçe'nin elinde her ne varsa gerçekten önemli olması gerektiğini düşündü. Kraliçe ilk kez, Ka'ma'ya kendisi direktif veriyor, üstelik ondan da buna karşı çıkmamasını istiyordu.

'Peki ya aksi durumda ne olur?' diyerek Ka'ma, Kraliçe'nin elindeki kozu görmek istedi.

Ka'ma'ya iyice yaklaşan Kraliçe, gözlerinin içine bakıp, oldukça kesin bir şekilde,

'Dünyalını bulur ve gerekeni yaparım', dedi.