12 Şubat 2023 Pazar

Hop Hop

Neredeyse bir saat olacak. İp kafesle çevrili trambolinde zıplamaktan ter içinde kalmış oğluma bakıyorum. Bu ne enerji! Bakışlarım trambolin çevresinde gezinirken alttaki yazıya takılıyor.

'Bir saat beş lira. İki saati yedi buçuk lira.' Derken derken yok artık,

'Tüm gün elli lira.' Daha neler! Dertleri çocukları öldürmek mi? Oğluma bakınca ne kadar zıplayabilir ki diye düşünmeden edemedim. Belki bıraksam gerçekten de saatlerce zıplayabilirdi. Oturduğum yerde kendimi yorgun hissettim. Tek elim kıpırdamadan, popomun üzerinde oturmak yormuştu beni. Garip! Bir çocuğa, bir kendime baktım. Hiçbir şeye aklı ermeyen, her adımı hatalarla, şaşkınlıkla dolu geçecek belki on beş, belki yirmi, belki de otuz yıllık bir zaman. Buna rağmen gücün, kuvvetin, enerjinin doruklarında gezinip, onu pervasızca harcamak. Ve ben yaşlarına gelip dinginliğe, bilgiye, deneyime ulaştığında sahip olduğun bu nimetleri kaybetmeye başlamak. Tahtırevalli gibi, terazi gibi, kum saati gibi birinin gelmesi için gitmesi gereken diğeri. Kafam karıştı, hüzünlendim önce. Sonra bir kızgınlık peydah oldu. Neden dedim içimden neden? Neden bir insanın onlarca küsür yılı heba olup gidiyor anlamadan, bilmeden? Küçük maymunlar gibi etrafta hoplayıp zıplayarak, itişip kakışarak, deliler gibi bir enerji içimizden fışkırırken onu heba ederek geçiyor anlayamadım. Üstelik bir saatten sonra yalvarsan bile tutamıyorsun içinde. Ne acı!

Oğlumla birlikte sırılsıklam olmuş çocuklara bakmaya devam ettim. Dışarısı soğuk, onlar alev atıyor. Alevi kendi teriyle söndürüyor. Yazık oldu diyorum onca güce, boşa gitti. Biraz da bana versen ya! Gözüm torununu getirmiş bir dedeye takılıyor. Görüntü içimi daha da acıtıyor. Bu ne dengesizlik! Sonra kendi kendime,

'Yo niye dengesizlik olsun ki!' diyorum. Her şeyin bir bedeli var bu dünyada. Bu kadar aç gözlü olma diye söyleniyorum. Hem çocukluk, hem gençlik, hem ihtiyarlık aynı anda senin olamaz.

Açılan kapıdan bir rüzgar içeri savruluyor. Ürpertiyor. Zihnime bir dinginlik geliyor. Hücreler birbiriyle iletişime geçiyor. Başlıyor bir hayal.

'Bu enerji acaba nasıl toplanır? Güneş enerjisini, suyun, rüzgarın enerjisini toplamıyorlar mı bu da toplanır belki.'

İstemsizce bir gülme geldi çocukları sömürmeye çalıştığımı düşününce. İlla bir işe yarattıracaktım onları. Çocuk işçiler!

'Yok ya ne çocuk işçisi! Onlar keyfine bakarken giden şeyleri yakalamak benim derdim', diyorum hala içimden gülerek. Dudaklarımı ısırıyorum, biri benim kendi kendime güldüğümü görüp garipsemesin diye. Etrafıma bakınıyorum çaktırmadan. Kimi çocuklara, kimi kendi aralarında sohbete dalmış. Camların neredeyse dışarıyı göstermeyecek kadar buğulandığını fark ediyorum. Ruhum daralıyor. Sanki herkes oksijeni tamamen emmiş de nefessiz kalacakmışız gibi bir his. Kendimi dışarıya atıyorum. Bir oh çekiyorum soğuğun yüzümü yalamasıyla. Titriyorum ama olsun, iyi geliyor. Babaların çoğu dışarıda, ağızlarında sigara, ellerinde telefon ya konuşuyorlar ya internet sayfalarında geziniyorlar. Soğuğun etkisini azaltmak için ileri geri yürüyüşe başlıyorum. Başlamamla içerideki düşünceler akın ediyor.

'Nasıl toplanır bu enerji? Nasıl? Hareket enerjisi', diyorum ve dank ediyor. 'Su ve rüzgar da hareket değil mi? E o zaman hareketten elektrik oluşuyor. Evet, evet', gözlerimi sıkıyorum sanki kaçmaya çalışan bir şeyi yakalayacakmışım gibi. 'Bu zıpzıpların altına o hareketi toplayan bir şey konsa, sonra o elektriğe dönüştürülse al sana toplanmış enerji'. Bir evreka edasıyla seviniyorum. Dünyayı kurtardım. Kıkırdıyorum sonra, benimkisi Amerika'yı yeniden keşif. Kesin birinin aklına gelmiştir bu düşünce deyip telefona atılıyorum.

'Hareket enerjisi nasıl elektrik enerjisine dönüşür?' yazar yazmaz bir sürü sayfa. Bir ona bakıyorum, bir buna. Videolar bile var. Hep akü var elektriğin toplanması için ama ilk nasıl toplanmış bir türlü anlayamıyorum. Şimdi hazır aküyü almakta ne var. Derken yıllar öncesinin bir haberi. Memleketin meslek okullarından birinde çöplerden toplanan malzemelerle yürüdükçe oluşan enerjiden elektrik üreten ayakkabı. 'İşte bu!' diyorum. Bir rahatlama doluyor içime. Sonra fark ediyorum ki bunun patenti de alınmamış, bir işlem de yapılmamış. Üstüne seneler, seneler geçmiş. Acıyorum. Beyin var ama icraat yok! Ve tabi ki yabancı ülkeden bir haber ve aynı haber. Enerjiyi toplayan spor ayakkabısı üretilmiş, üstelik o çocuklardan sonra. Yazık! diyorum içimden. Ülkenin kaderi bu! Sayfalar açıldıkça yine Avrupa'da yolların altına döşenen düzenekle, yürüdükçe enerjinin toplanabildiğini görüyorum.

'Vay be! Aklın yolu bir işte!' diye seviniyorum bir taraftan. Ne yapalım, diye geçiriyorum. Sonuçta aynı dünyada yaşıyoruz. Bir, tek, eşsiz ve ortak olan bu müthiş dünyada. Birileri yapsın da kim yaparsa yapsın diyorum. Yeter ki dünya bizim verdiğimiz zararlardan yine bizim çabalarımızla kurtulsun.

İyice üşüyorum artık. İçeri giriyorum tekrar. O terden nemlenmiş, oksijeni sömürülmüş alana. Saate bakıyorum, iki saat dolmak üzere. Benimki doyamamış zıplamaya. Hadi dedikçe mızıldıyor. Biraz daha diyor. Yeter artık, diyorum, ben yoruldum. Gözünde yaşlarla iniyor, sanki teri yetmemiş içindeki suyu boşaltmaya. Öpüyorum yanaklarından. Kıyafetler perişan. Acele değiştiriyorum ne varsa. Aman hasta olmasın! Ne yaparsa yapsın ama hasta olmasın. İster yılları boşa geçsin, ister hatalar yapsın, ister öğrenmelere doyamasın, ister doğadaki tüm minik canlılar gibi boğuşarak evrilsin ama hasta olmasın, diye düşünüyorum. Elinden tutup hoplaya zıplaya çıkıyoruz dışarıya.

11 Şubat 2023 Cumartesi

Mektup

Kapı çaldı. Baktım kargocu. Acaba ne sipariş etmiştim, diye düşündüm. Aklıma bir şey gelmedi. Merak ettim elindeki koca paketi görünce. 

'Abla ben senin soy ismini biliyorum ama bu isim farklı', dedi ne yapacağını bilmez bir tavırla. Beni tanıyor anlaşılan ama ben her zamanki gibi tanıyamadım karşımdakini. O şaşkın, ben şaşkın kalakaldık. Garip bir andı. Paketteki ismi söyledi nihayet.

'A! Kız kardeşim', dedim ama ne alaka.

'Adres burası', diye kekeledi.

Kayıtlı adresler mi karıştı acaba diye düşündüm. Ne de olsa çok alış veriş ederdi. 

'Tamam, alayım, belki bir hata olmuştur', dedim. Adamcağız kararsız bir halde verdi paketi yanlış bir şey yapmaktan korkuyordu sanki.

Paket ne de ağır. Üstündeki yazılara bakınca kitap olduğunu anladım. Telefona sarılıp aradım hemen.

'Senin adına bir kargo geldi bacım', dedim hafif edalı bir tonda. Hala bir aksilik var sanıyordum.

'Açtın mı?' diye sordu.

'Yok', dedim. ' Bir karışıklık olduğunu düşündüm.'

'Açsana, hayret bir şeysin. Sana aldım', dedi.

O an yaklaşan doğum günüm aklıma geldi. Güldüm.

'Bak bakayım nasılmış? Ben de göreyim.'

'Tamam açıp fotoğrafını yollarım hemen.'

'Tamam. Ben yoldayım şimdi. Eve yetişince bakarım.'

'Tamam. Çok sağol. Ne gerek vardı böyle pahalı bir şeye.'

'Ne pahalısı be! Hayret bir şey!'

'Pahalı tabi kızım. Yapma böyle, ben sana alamıyorum.'

'Öf! Saçmalama! Mutlu yıllar. Umarım beğenirsin.'

'Beğenmem mi! Çok öptüm.'

'Görüşürüz.'

Gönül rahatlığıyla paketi açarken içimde bir heyecan yoktu. Fakat kitabın kapağını görünce kalbim güm güm çarpmaya başladı. Üzerinde 'Gökyüzü Atlası' yazıyordu. Güneş ve ayın mükemmel bir görüntüsü. Beni bu kadar tanıyor mu diye düşündüm. Gizli zevklerimi biliyor olamazdı. Tam nokta atışı. İnanılmazdı! Kitap o kadar büyüktü ki göz kamaştırıyordu. Sayfalar görmediğim bir kalitede, renkler olağanüstü. Ellemeye kıyamazsın o kadar değerli. Kalın kapağı çevirince karşıma samanyolu çıkmasın mı? Gölzerim kocaman açıldı hayretle. Bu nasıl bir görüntü! En büyük hayallarimden biri, onu teleskopla, ya da çıplak gözle rahatça izleyebilmek. Bunun için ya köye gitmeli ya dağlara çıkmalı günümüzde. İkisini de henüz yapamadım. Işıksız bir yer bulamadım daha. Fotoğraflar, resimler tek tesellim. Kitabın sayfalarını çevirdikçe coşkum kabardı, kabardı ve beni dalgalı bir denize benzetti. Köpüklü, darma duman, bir ileri bir geri, altlarda sakladıklarını dışarı vuran, üsttekileri alta iten...Müthiş bir sevgi, bir ızdırap, bir pişmanlık, bir hasret girdap olup içime çekildi. 

'Gönlü ne kadar geniş', diye düşündüm ama o hep öyleydi. Bir kardeşin olması gerektiği gibi ablasına sadık, ablasına vurgun, ablasına köle. 

Dalgalar beni üniversitenin ilk yılına attı birden. Merdivenlerden aşağıya biraz merak, biraz heyecan, biraz umutla iniyorum yo uçuyorum neredeyse. Yurdun girişine konan masaya her hafta gelen mektuplar konuluyor. Mektuplar dağ gibi. Etrafına üşüşmüş heyecanlı kalpler, titrek parmaklar, nemli gözler ben gibi kendine ait olanı arıyor. O yığının içinden görüyorum hemen ismimi. Mektuba bakıyorum ellerimin arasından. Kolay mı dokuz yüz kilometrelik yolculuktan sağ salim gelmiş, hırpalanmadan, korkmadan. Taş gibi duygusuz görüntümün altında titreyen dudaklarıma hakim olmaya çalışıyorum. Kantine gidiyorum. İtinayla açıyorum mektubu. Hatırlıyorum, gözlerimin içi gülüyor. Her bir satırı yutuyorum, dudağımın kenarındaki tebessümle. Neler neler anlatmış, ben gidene kadar kedi köpek gibi didiştiğim kardeşim. Sanki hiç saçımızı başımızı yolmamışız, sanki alt alta üst üste yuvarlanıp birbirimizi ısırmamışız, sanki tonla lafı birbirimize sokmamışız, sanki bir zamanlar birbirimize tahammül edememişiz, sanki o ikisi başka birisiymiş şimdi. O mektupların dört yıl yandaş, dört yıl sırdaş, dört yıl destek olduğunu kardeşim nerden bilsin? 

Hop dalgalar beni daha da diplere sürüklüyor. Ayaklarım kaynar suda haşlanmış, etrafımda insanlar. Sargılarımın değişmesi lazım, dayanamıyorum acıya, etrafımdakiler dayanamıyor acıma. Her yanım şeker, çikolata, oyuncak, bisküvi. Ben minicik, kardeşim benden minik. Ağlıyor çikolata diye, ben ağlıyorum ayaklarıma ellemeyin diye. Herkes kardeşimi kovuyor, sırf ben şekerle, çikolatayla avunayım da acım hafiflesin.

'Keşke benim de ayağım yansa', diyor kardeşim. Bana kin güdüyor. İçine işliyor verilmeyenler, çocuk yüreği daralıyor. Kış ayı, içerisi sıcak. Sıcak yanan ayaklarıma daha bir vuruyor. Dışarı çıkmak istiyorum. Sırayla kucaklarına alıp, soğuğa gidiyoruz. Rahatlıyorum ama onlar korkuyor üşütürüm diye. Hemen içeri sokuyorlar. Kardeşim hep peşimde, bir içeri bir dışarı. Ben emekliyorum bir bebek gibi. Kardeşim oyun oynuyoruz sanıyor, emekliyor benimle. Misafir gelince utanıyorum öyle görmesinler. Mutfağa kaçıyorum dizlerimin üzerinde hızlı hızlı. Kardeşim peşim sıra. Yine bir sürü abur cubur. Mutfakta yiyoruz doya doya. Çocuksu mutluluk ne güzel! 

Dalgalar yuvarlıyor üstlere doğru şimdi. Bu sefer hastanedeyim. Ziyaret saati bitmiş. Eşim dışarıda pencerinin altında gitmeye yüreği elvermiyor. Çocuk annemle arabada. Bir bakıyorum kapıdan giren kızkardeşim.

'Nasıl girdin?' diyorum hayretle.

'Kaçtım', diyor yanıma otururken, bir yandan gülüyor, bir yandan tutuyor kendini gözü yaşarmasın diye. Belli etmese de ben anlıyorum. 

'Ne demekmiş ablamın yanına sokmazlar beni. İşten de erken çıktım yetişeyim diye ama yol kalabalıktı. Ziyaret saati bitti dediler. Banane ben ablamı göreceğim, engel olamazsınız, dedim. Deli heralde diye düşündüler birbirlerine bakarak. Sonra, hemen görüp çıkacağım söz, dedim kapıdaki nöbetçilere. Su getirdim, istedi, onu verip çıkacağım hemen diye elimdeki suyu gösterdim', dedi zafer kazanmış edasıyla, küçüklüğündeki yaramaz, munzır haliyle. 

Dalgalar, beni düşünceler arasındaki gel gitlerle hırpalamaya doyunca duruldu, sakinledi nihayet. Bir iç çektim. Meğer ne çok seviyormuşum, kıymetini bilmeden. Meğer ne çok seviyormuş, kendi hırçınlığıyla, öfkesiyle, gururuyla, iniş çıkışlarıyla...

9 Şubat 2023 Perşembe

Sonuna Kadar ( 2. Versiyon)

Sabah okula gitmek için kalkmış hazırlanıyordum. İki bardaklık çay, altı tane köy biberi. Derken anneannem geldi aklıma. Uyanmıştır, tesbih çekiyordur. Dört biber de onun için aldım, domatesle birlikte iyice kavurdum. Çaydanlığa bakarken, Eyvah! dedim, ona yetmez ki! Hemen bir kaşık çay daha ekledim üzerine, biraz daha su. Şimdi tamamdı. Küçük yer sofrasını salona götürürken anneannemi pencerenin önündeki kanepede her zamanki yerinde, önüne çektiği kocaman, beyaz örtüsüyle ders yaparken buldum. Sobanın geceden kalma közleri odayı tatlı tatlı ısıtıyordu. Kapıyı aceleyle arkamdan kapatıp, sofrayı ve elimdeki ekmeği yere bıraktım. O sırada anneannem başörtüsünü kaldırıp, hala ağzında okuduğu duayla bana gülümsedi. Onun nur yüzü beni de gülümsetti. Mutfağın soğukluğunu hafifletti. Çay ve biberle geri döndüğümde anneannem benden önce çökmüştü masaya. 

'Her sabah şuncazcık şeyi kavurmaya erinmiyor musun?' dedi yine aynı tebessümle.

'Buncazcık olunca tatlı oluyor anane', dedim ben de ilk defa diyormuşum gibi dünkü tekrarlanan sözleri.

Nineli torunlu kahvaltımızı yaparken annem yatak odasından geldi esneyerek. 

'Kızım, bugün okuldan sonra dedenin yanına çık. Halan da olacak. Hafta sonu birlikte kalırsınız', dedi. 

Yüzüm düştü hemen, yüreğime bir ağırlık çöktü. Sırtım anneme dönük,

'Tamam', dedim sadece. Annem de sıcak yatağına geri döndü.

'Kar ne çok yağdı', diye düşündüm okuldan çıktığımda, avlunun kenarına itilip, kirlenmeye başlamış öbeklere baktım. Kimisi küçük tepecikler halindeydi, kimisi tekrar devrilmiş, içine yatılmış, darmaduman edilmişti. Artık ayaz vaktiydi, dondurucu, keskin, canını yakan cinsten bir ayaz. Elimde eldivenler olmasına rağmen parmak uçlarını hissetmiyordum. Atkımla gözlüğümün altına kadar kapamıştım yüzümü, gözlüğüm her nefes alışımda buharlanıyor, görmeme engel oluyordu. Durakta otobüslerin yazılarını zar zor okuyabiliyordum. Arada bir esen rüzgarın kulakları yoran uğultusu da cabasıydı, ortama ayrı bir kasvet katmak için özel gönderilmiş gibiydi. Neyse ki otobüsler öğle saatlerinde dolu değildi de itişip kakışmaya gerek kalmadan rahatça oturup, sıcaklığın tadını çıkararak gidebildim. İnince soğuk daha bir katmerlendi. Gevşemiş vücudumu sımsıkı sardı bir anda. Yokuş yukarı yürürken, askeriyenin yenilenmiş sınır telleri dikkatimi çekti. Bir yaz günü, alt tarafı açılmış telin altından geçip, kendi kendine çıkmış portakal çiçeğini babaannem için kopardığım aklıma geldi. Çiçeği kökünden koparmam gerekirken ucundan koparınca gülmüştü babaannem. Böyle dikemeyiz, demişti. Üzülmüştüm. Birlikte tin tin çıkmıştık aynı yokuşu.

Eve yetiştiğimde halam açtı kapıyı. Nasıl da babaannem olmuştu, hayret! Aynı çizgiler, aynı kırışıklık. Bir bakışlar farklıydı. Boyu bile onunki kadardı. Elini öptüm, o da sarıldı bana anamın yadigarı diyerek. Gözlerim doldu ama ağlamadım. Başımı öne eğdim görmesin diye, suratımda yalancı bir tebessümle içeri girdim. O soba, o kanepeler! Ellerimi kavuşturup, parmaklarımı sıktım istemsizce. Derin bir nefes alıp, o günkü aynı yerde oturan dedemin elini öptüm. Sanki bir yıldır oturduğu yerden hiç kalkmamış gibi... Hoşgeldine benzer boğuk bir ses çıktı ağzından. Gülemedi. Seksenini geçmiş bu yaşlı adam, bir çocuktan farksızdı artık. Yersiz sinirlenmeler, yersiz ağlamalar, yalnızlıktan korkmalar... Akşam haberleri biter bitmez yatar, yanında kim varsa onu da yatmaya zorlardı. Uyuyunca ölümden kaçabileceğini mi düşünüyordu yoksa uykuda ölürse korkmayacağını mı? O zavallı zihninde dolaşan hangisiydi? Ölümden ölesiye korkmak! Her gece ölümle burun buruna olmak. Aramızdaki yetmiş yıla yakın seneye rağmen onu tek anlayan bendim. Korkusunu tek bilen ben. Ölsem de kurtulsam diyebilmek ne güzel olurdu ama diyememek cehennem azabı gibi bir şeydi. 

Yine hava karadı, yine haberler dinlendi ve yine erkenden yatıldı. Dedem salonda, biz halamla küçük odadaydık. Babaannemin hayallerinde dedemi önden öte dünyaya gönderip, ikimizin baş başa kalacağı, benim için ayarlanmış kendi odamda... 

Sağa dön, sola dön, uyumak ne mümkün! Saatler ilerlese de bana ne, geçmiyor işte. Odadaki küçük radyoyu aldım parmak uçlarımda. Dedem en ufak sese uyanır korkusuyla pür dikkat. Yavaşça çevirdim düğmeyi, sesi iyice kısıp, yorganı üstüne örttüm, gömdüm kafamı. Acaba saat kaç? Bilmiyorum, ama olmuştur epey. Bunalınca yorganı araladım hafiften. Açık perdelerin arasından yıldızlar göründü.

'Çay hazır, hadi gel balkona', diyen bir ses. Kafam karıştı. Tam kalkacak gibi oldum. Ne balkonu, dışarısı zemheri.

Yıldızlara bakmaya devam ettim.

'Her insanın bir yıldızı varmış', diyen aynı ses. ' İyilerin yıldızları parlak olurmuş.'

'O zaman babaanne senin yıldızın şu en parlak olan olsun. Hemen yanındaki de benim. Tamam mı?

'Tamam. Olsun, yan yana olsun da hangisi olursa olsun'.

Yastığım niye ıslak? Gözümden niye yaş akıyor? Neden elim ağzımda? Anlam veremedim kısacık bir an. Horlama sesleri hatırlattı nerede olduğumu. Uyudum mu bilemedim. Rüyaydı herhalde. Saat de yok ki bakayım. Ağlamam duyulmasın diye kendimi sıkınca bir titreme aldı başını gitti. Donuyorum. Dişlerim birbirine vuruyor. Sol kolum uyuşunca, soğuk bir ter boşalttım aniden. İşte dedim, öleceğim. Kalbimi biri eline almış sıkıyor. Nefes alamıyorum. Korku ne amansız şey! Baş edemiyorum. Öleceğim! Öleceğim! Gözümün önüne babaannemin namaz kılışı geliyor, ben sobanın etrafını siliyorum soğuk suyla. Su canımı yakıyor. Belli etme diyorum içimden. Dedem kanepede oturmuş, babaanneme bakıyor. Bana sesleniyor, yardım et diye. Anlamıyorum. Ne yardımı? Dedem kızmasın diye korkuyorum. Babaanneme sesleniyorum, koltuk altlarından tutuyorum, kaldıramıyorum, taş gibi. Başımdan aşağı bir ürperti geçiyor. Anlıyorum. Felç bu! Ellerim buz gibi. Üzülecek diye korkuyorum üşüdüm diye. Ellerimi ısıtmaya çalışıyorum ona dokunmadan önce, ısınmıyor bir türlü. Ağlayamıyorum, beni öyle görmesin diye. İçime akıyor her şey. Telefon etmeye kalkamıyorum, cesaret edemiyorum, kalakaldım bir şey yapamadan. Niye su dökmedin üzerine diye suçluyorum kendimi. Su atınca felce iyi gelirmiş. Niye atmadın, niye su dökmedin üzerine diye defalarca soruyorum kendime, cevap yok. Nefes alamıyorum. Öleceğim! Yok hayır felç bu. Felç geçiriyorum. Saçlarım sırılsıklam. Yorgan tepemde. Radyodan bir mırıltı duyuyorum aniden. Hoşuma gidiyor. Dişlerimin kenedi açılıyor. Müzik ne tatlı! Kalbimdeki eli çözüyor. Sonuna kadar geldim aşkın, diyor. Evet, sonuna kadar geldim diyorum ona. Ritim, sözler beni kendine çekiyor. O kadar bildik, o kadar tanıdık ki! Diyemediklerimi söylüyor. Ninni gibi. Sakinleşiyorum, duruluyorum. Ölmeyeceğimi anlıyorum. Derin bir iç çekiyorum. Bitmesin istiyorum. Yazık ettin yazık, kendinden çok bana, diyor. Evet yazık ettin bana diyorum. Gücüm kalmadı artık her yokluğunda, diyor. Gücüm kalmadı diye tekrar ediyorum. Gitar nasıl da içli içli çalıyor. Aylar geçse de, yıllar geçse de, bir ömür böyle bitse de ben seni unutamam, diye bitiyor. Unutamam, diyorum. Ezan okunuyor. Yine sabah oluyor.


19 Ocak 2023 Perşembe

Dua

Keyfimin kaçışının üçüncü günü. Nasıl oldu bilmem. Ansızın sanki biri geldi ve içimdeki neşeye otur oturduğun yerde diyerek azarlayıp gitti. O da sanki meskeni ben değilmişim gibi bu yabancıyı dinleyiverdi. Kızgın değilim ona. Hatta hiçbir şey değilim. Anlaşılan tek zılgıtı yiyen o değil. İçimde canlılık emaresi gösteren tek bir duygu yok. Duygusuz bir kadın nedir ki? Erkek mi? 

Bir erkeğin tavrı gibi her gün konuştuğum, resimler, videolar, sorular paylaştığım arkadaşımla olan ilişkimi kestirip attım. Konuşasım gelmedi bir daha. Hiç düşünmedim ne hisseder, ne düşünür, ne yapar. Alıştıra alıştıra söylemedim. Çeşit çeşit bahanelere, türlü yalanlara başvurmadım. Açıklama yapmadım. Erkekliğim ilk gün geçerliydi elbette. Kızcağız ne olduğunu anlamadı haliyle. Anlamlandıramadı gönderdiği mesajlara donuk cevaplarımı. Ve ben hiçbir şey hissetmedim. Fakat tüm olanlar bilinçlice yapılmış değildi yine de, iradem elimden alınmıştı. Bir kuklaydım ve kendimi izleyebiliyordum. Ben ben değildim. Dedim ya bir erkek gibi net ve kısaydı tüm tavırlarım. Kendinden emin, ne istediğini bilen bir erkek. 

Ertesi günü kadınlığıma bir nebze de olsa kavuşmuş hissederek uyandım. Dün olanları düşünebildim. Fakat senaryo üretemedim, ihtimaller kuramadım. Komidinin üzerindeki telefona baktım. Yine mesaj vardı, kimden olduğunu tahmin etmeme gerek yoktu.

'İyi misin?'

'İyiyim'

'Spor yapacak mıyız akşama?'

'Bugün halim yok'

'Tamam'

Kahvaltı için kalktım. Cevabın yetersizliği beni hiç rahatsız etmedi. Arkadaşımın telaşı ve gerginliği de. Kafasında tonlarca olumsuz düşünce biriktiğinden emindim ama oralı olmadım. Ben kahvaltıyı yaparken, içimden bir ses dedektif edasıyla bana bu hale gelmeden önce en son ne düşündüğümü sordu. Kafamın içi bomboştu. Düşünmek gibi bir kaygım yoktu. Dedektif tavırlı ses dürttü yine. Başımı iki yana doğru eğerek kıtlattım. Çıkan ses beni rahatlattı. İki elimi birleştirip kollarımı yukarı kaldırıp esnettim. Bir öf çıktı ağzımdan. Ne biliyim ben der gibiydim, hem umrumda mıydı? Derken kafamın içinde 'vazgeç, istemiyorsa zorla güzellik olmaz' diyen bir düşünce geçti. Evet en son bunu düşünmüştüm. Ve peşinden kasıklarıma ağrı girmişti. Kanama olacağını hissettim. Hatta yanılmıyorsam az öncesinde bunu istedim. Niye istemiştim? Anlamadım.

Telefonun ışığı yanıp, söndü. Donuk hareketlerle mesaja baktım. Dört sayfanın çekilmiş fotoğrafları vardı. Altında da,

'Yeniden yaptım son gönderdiğin soruları. Çok uğraştım ama yaptım. Mutlu musun?' yazıyordu.

Fotoğraflarda çözülmüş sorular yüzümü gülümsetirken, yazılı mesaj kaşlarımı çatmama neden oldu. Mutsuz olduğumu da nereden çıkarmıştı? Hem neden bunun için mutsuz olacaktım? Bu ani duygu dalgalanması beni uyuyan uykumdan uyandırdı sanki. Kadınca düşünüş tarzım yavaş yavaş etkinleşti. Hırçınlaştım aniden. Ne yani beni tanıdığını mı sanıyordu? Bu ne öfke dedim birden. Ne oluyoruz, dur bir hele. Kendi kendimle boğuşmaya başladım birden. Anlaşılmak istemeyen yanımla anlaşılmak isteyen tarafım tutuştu birden. Kadın dediğin bu değil midir? Baştan ayağa çelişki, baştan ayağa anlaşılmazlık... Kendi kendine bile bin türlü hikaye! Öf! dedim birden dünkü erkeksiliğimi kazanıp. Sıkıldım. Yüz vermedim. Naza çekmedim. Bu iniş çıkışları kaldıracak gücü hissetmedim. Neyse ki uzatmadı beriki. 

'Sen mutlu musun?' diye cevapladım soruyu. Mutluyum demek gelmedi içimden, oysaki mutluydum.

'Mutluyum. Artık, bu soruları çözmeyi sevmeye başladım. Artık umutluyum. Başarabileceğime inanıyorum', dedi. Benden bir övgü bekliyordu, biliyordum. Cevap vermedim. 

'Biliyorum, sen bana kızgınsın', dedi.

'Nereden çıkardın?' dedim. Yeniden gerilmiştim.

'Bunca senedir seni hiç böyle tepkisiz görmedim. Dün gece gözüme uyku girmedi düşünmekten. Bütün enerjin emilmiş gibi. Bu sen değilsin', dedi.

'Dün, gün boyu kasıklarım ağrıdı. Kanamam var şimdi. Hormonal merak etme. Böyle zamanlarda konuşasım gelmiyor. Geçer. Son zamanlarda çok yakınlaştık o yüzden fark ettin. Yoksa olur arada böyle', dedim. Kendimi yalan söylüyor gibi hissettim. Olan buydu ama neden gerçekçi gelmiyordu bilmiyordum.

'Diğerlerini de yeniden çöz', dedim sadece.

'Tamam'.

'Spor yapacak mıyız?'

'Bu halde yapamam, ağrım var'

'Tamam'

Bir anda, adet düzenimin iyice seyrekleştiğini hatta neredeyse bittiğini bilmeme rağmen, neden kanamam olmasını istediğimi hatırladım. Böylece görüşmekten kaçabilecektim. İyi de niye kaçıyordum? Bir öf daha çektim. Anlamaya çalışmayacaktım.

Akşama doğru bir mesaj daha geldi.

'Yaptığın hiçbir şeyi boşa çıkarmayacağım. Sen bana ışık oldun. Değişiyorum. Artık farklı gözlerle bakmaya başladım. Güçleniyorum. Bana güven! Göreceksin!' 

İstemsizce güldüm. İnsanoğlu ne garipti! İyi davranırsın umursamaz, biraz geri çekilirsin kaybetme korkusuna savaşmaya başlar. 

Durdum, düşündüm. Kızgınlık hissetmemiştim, öfkem yoktu, öç de almamıştım, burnunu sürtmek de istemedim, ona bu şekilde ders verip silkmeye de kalkmadım. Gerçekten son iki gündür yaptıklarım tamamen iradem dışı olmuştu. Bunların sebebi ben değildim. Bir güç benim yerime yapılması gereken ne varsa yapmıştı ve işte sonuç. Aylarca sabırla uğraştığım ama sonuçsuz kalan ve tam de vazgeçmişken çabalar tomurcuklanmaya başlamıştı. Arkadaşımın katır inadı kırılmıştı. Korktuğu, korktuğu içinde sevmediği, sevmediği için yapamadığı, yapamadığı için kendini şimdiye kadar ezik ve aptal hissetmesine neden olan şeyi yenmeyi başarmıştı. Kendine güveni gelmişti nihayet. O kalın toprak kütlesi çatırdamış ve altındaki eser derinlerden ışıldamıştı.

Bu üçüncü gün de keyifsizim ama hissediyorum enerjimi toplamak üzereyim. Ve işte beklediğim mesaj geldi. Üçüncü gün ve tam disiplinle çözülüyor sorular. Baktım hepsi doğru. Derin bir oh çektim.

'Harika!' dedim bu sefer. 'Çok mutluyum. Benim bu ruh hali sana yaradı', dedim gülücük ifadesiyle.

Suçunu bilen çocuk gibi sadece bir gülücük kondurdu arkadaşım.

Öğlene kadar dizi seyrettim.Kahkaha atarken gözümden yaşlar geldi. Keyfim düzeldi. Her zamanki gibi bunları ona yazdım.

'Çok sevindim dedi. Dualarımda senin için de yalvarıyorum', demesin mi? Kalakaldım. Hiç beklemiyordum. Bir insana kendiniz için nasıl dua ettirebilirsiniz ki eğer anneniz, kardeşiniz değilse ya da hayat eşiniz... Kim sizin için kendi rızasıyla, gönülden dua eder ki? Ezberlenmiş sözlerden bahsetmiyorum, ne olduğunu, ne söylediğini kavramadığın, dilinin otomatiğe bağladığı sözler değil benim bahsettiğim. Hani şu elle tutulmayan, gözle görülmeyen, ispat et desen edemeyeceğin ama gücüne inandığın, bağlandığın, beklediğin o özel şeyden bahsediyorum. Kalbinde kirlenmemiş belki de tek itiraf, tek dilek... Burnumun direği sızladı. Kalbim titredi adeta. Kadınsı duygularım tavan yaptı, birbirine karıştı, coştu, köpürdü. Bir insan için bu kadar özel olmak...Buna değiyordum demek ha! Şaşkınlıktan ne yazacağımı bilemedim ve sonunda,

'Benim için dua ettiğini unutmayacağım. Bu çok kıymetli', dedim.

'Senin yaptıkların kıymetli asıl. Bana inandın. Beni gördün. Benim için ailem bile çabalamadı. Bense sadece dua edebiliyorum karşılık olarak', dedi yaptığının değerini bilmeden.  

14 Aralık 2022 Çarşamba

Olasılıklar, Reenkarnasyon, Paralel Evrenler ve Adem

Platon evreninde bulunan idealar, gerçekliğin kendisidir ve biriciktir. Her ideanın olması gerektiği halidir. İnsan dediğimiz vakit, neye insan denir sorusunun cevabıdır. Tümeldir, tüzel değildir.

Reenkarnasyon düşüncesinde bir ruh ideal haline gelmek için bir bedenden diğerine geçer.

Paralel evrenler teorisinde ise farklı alternatif yaşamlardan söz edilir. Olasılık denilen şey bu kavramda düşünülebilir.

Platon'un ideasından başlayacak olursak ve buradan dine atıf yaparsak, yaratılmış olan ilk insanı ilk idea olarak düşünebiliriz. Bu ilk ideanın dünyadaki varyasyonları, sonsuz olasılıklar ve deneyimler yaşıyor olabilir. Matematik işlemlerinin başlangıç ve sonuç arasında birçok işlem ve denklemle çözülmesi gibi. Bir bebek olarak doğup, çeşitli bedenlere bürünüp, çeşitli değişimler geçirip ölmemiz gibi. 

Kısacası Adem'in karşılaştığı bir sorunun, sayısız çözüm aşaması olabiliriz. Bireyler farklı gibi görünse de her biri Adem'in bir parçası. Teklik içindeki çokluk, çokluğu kapsayan tekliğiz. Reenkarne inancı da Adem'in her bir bedende yeniden dirilişi olamaz mı? Kuran, ruh hakkında çok az bilgi verilmiştir insana der. Yine de insan düşünmeden edemez. Çünkü hiç düşünmez misiniz der yine Kuran. Bilgiler arasındaki bağlantılardan yola çıkan acabalarla ilerleyen yolculuk yeni keşifler sunar. Adem'in yolculuğu keşfedilmeyen bir yol kalana kadardır kim bilir. Bu paramparça olmuşluk bütün hale geldiğinde her şey anlaşılacaktır belki de...

11 Aralık 2022 Pazar

Yerim Dar!

Şikayet, hayat kurtarır! 

İnsanlar, hayatlarının hangi aşamasında olursa olsun bahanelere sığınır. Sebebi, yetersizliklerini kabullenememek, görmek istememek ve eleştiriye maruz kalmaktan korkmaktır. Ne mutlu ki yaşam bu bahaneleri onlara doyasıya verir. Kimse her şeye sahip değildir! İnsanlar için büyük lütuf!

İnsan doğduğu andan itibaren yaptığı minicik, önemsiz, çaba istemez gibi görünen nice şeylerle başlar oyuna. O küçücük şeyler başlangıçta mucize gibi gelir. Bir çocuğun ilk gülücüğü, ağzından çıkan ilk kelime, ilk etrafında dönüşü, ilk emekleme, ilk yürüyüş, ilk cümle, ilk çizim, ilk şarkı söyleme, ilk sınav...sınırsız ilkler muhteşemdir. Göz kamaştırır, büyüler insanı. Derken bu büyü, insanın çıkması gereken basamağa basmamasıyla bozulur. Aynı yerde dönüp durması, aynı ritim, aynı tempo her ne kadar ilk seferinde büyülemiş olsa da artık onun yerilmesine dönüşür. Artık küçümsenme zamanıdır. Gel gör ki aynı basamakta ne kadar çok insan varsa kendisinin doğru yerde olduğuna inanır. Üst basamaktaki yanlış yerdedir, gereksizdir. Alttaki ise kendisinin doğruluğunu ispat için vardır.

Arada kalan nice insanın ekmek kapısıdır şikayet. İstediği imkana sahip olamayacağını bilmek içten içe huzur verir. Sırtından bir yükü almış olur. Şikayet; aslında her şeyi yapabilecek güçte olup, o imkanın verilmemesiyle engellendiğinin, suçsuzluğunun ve büyüklüğünün katilidir. Şikayet mevzusu, kişinin mükemmel haline dönüşünün önündeki sınırdır. 

Şikayetin ortadan kaldırılması, büyük zulümdür hazırlıksız insana. Böylece beklentiler başlar ve insanın bu beklentilere kendinden başka verecek bir şeyi kalmaz. Şikayet kalkanını kaybeden kişi her türlü yaralanmaya maruz kalır. Gün kendini gösterme, ayakta durabilme, ileriye gidebilme, hayatta kalabilme ve başka bir şikayet kalkanını bulabilecek hale gelme günüdür...

9 Aralık 2022 Cuma

Sonuna Kadar

'Gelme, git başımdan!' dedi içinden Leyla, dişlerini sıkarken. Vücudu önce depremi andıran ufak sarsıntılara,  sonra daha güçlü  titremelere maruz kaldı. Karnını o kadar çok içine çekmişti ki, kaburgalarının baskısını hissetmesine rağmen, derin bir nefesle bu baskıyı azaltamayacak kadar kendi bedeninin ve zihninin kontrolünü kaybetmişti. Aylar önce nerden geldiğini anlamadığı bu güç musallat olmuş, canı istedikçe Leyla'nın vücudunu suistimal ediyor, zihnini ele geçiriyor ve yine canı istediğinde onu perişan bırakarak terk ediyordu.

Karanlıktan saklanmak için başının tepesine kadar çektiği yorgan, geçirdiği sinir krizinin neden olduğu sıcaklıkla onu iyice bunalttı. Zar zor aldığı nefesi daha da daraldı. Saçları sırılsıklam olmuştu. Nihayet tüm korkusuna rağmen yorganı, ağzı açık kalacak şekilde, aralamak zorunda kaldı.

Derken, kulağının dibinde açık bıraktığı radyoda bir tını dikkatini çekiverdi. Odada birlikte yattığı en büyük halası rahatsız olmasın diye olabildiğince kısmıştı sesini. Öyle kısmıştı ki nerdeyse unutmuştu. Farkına vardığı o ses ile halasının nefesini de duyar oldu. Sonra açık kapıdan gelen dedesinin horlamasını fark etti. Yorganı aralamasıyla içine çektiği serin hava, ciğerlerini rahatlatınca, dengesiz nefes alışları hızlı ama belli bir ritme büründü. Kaburgaları kendi alanına kavuştu. Birden avuçlarının içinde bir sızı hissetti. Tırnakları batmıştı. Parmaklarını gevşetti. Dinlediği şarkının verdiği rahatlık hissiyle gevşeyen vücudu, Leyla'ya müthiş bir yorgunluğu da yanında getirdi. Biraz önce öleceğini düşündürten o duygu, şimdi kendisini terk etmişti. O cesaretle yorganı, yüzünü açık bırakacak şekilde çekti ve kıpırdamaya hali kalmadan öylece yattı.

Akşam haberlerini dinledikten sonra yatan dedesi yüzünden hem kendi hem de halası ışıkları kapatarak uyumaya mecburdu. Dedesi çıkan en ufak bir sesten bile rahatsız oluyor ve kızarak, onları rahat bırakmıyordu. 

'Bu hafta sonu okuldan çıkınca sen doğruca dedenin yanına git. Halanla kalırsınız', demişti annesi. Kalbi sıkışmıştı Leyla'nın. Kusmak istemişti yine de 'Tamam', dedi sadece. Artık annesine öleceğini söylemez olmuştu. Annesi, bir şeyi olmadığını söyleyen kardiyoloğa inanmıştı. 'Geçer!' demişti doktor. 'Korkmayın!' Annesi de korkmadı o günden sonra. 

İstiklal marşı okunur okunmaz, Leyla'nın etrafında kim varsa koşturmaya başlamıştı hafta sonunun heyecanıyla. Havalar iyiden iyiye ısınmış, dallar çiçeğe bürünmüştü. Tam gezme havasıydı. Herkes mutluydu. Leyla ise yavaş adımlarla gitti otobüs durağına. Cadde de inip, Mamak'ın meşhur yokuşlarından birini sündüre sündüre tırmandı. Dedesinin evine geldiğinde kapıyı vurmak için uzattığı eli kasıldı birden. Tam geri dönecekken açıldı kapı. Halası pencereden görmüştü onu. Gülümseyip, sarıldı yeğenine. Leyla da ona gülümsemek zorunda kaldı ve içeri girdi. Oturma odasına geçerken gözü sağ taraftaki kanepeye kaydı. Gitti sol kanepeye oturdu. Başı uğuldadı bir an. Yere, babaannesinin namaz kılarken felç geçirdiği yere baktı. Dedesiyle birlikte zar zor yatırmışlardı kanepeye. O küçücük kadın, nasıl olmuştu da bir kaya kadar ağırlaşmıştı anlamamıştı. Ani bir hareketle kalktı yerinden, mutfağa gidip su içti. O sırada dedesi geldi camiden. Görünce sevindi torununu. Sağ eliyle bastonuna dayanıp, diğer elini uzattı öpmesi için Leyla'nın. Başındaki kalpağını çıkarırken fark etti dedesindeki değişimi. Gözlerinin feri gitmiş, sanki geçmişte kaybolmuş gibi hissettirdi bir an için Leyla'ya. Anlık olan bu duyguyla dedesini daha da yakın gördü kendine, acıdı ona. Bağrına basmak istedi koca adamı. Devasa cüssesine rağmen, küçük bir çocuğa benziyordu artık. Konuşmasa da eski şakalaşmaları kalmasa da birini istiyordu illa yanında ama başka bir yerde de kalmak istemiyordu. Götürüldüğü yerde tansiyonu çıkıyor, ansızın ağlamaya başlıyordu. Sonra geçmişin heybeti aklına gelip utanıyordu gözyaşlarından. Torunlarına, çocuklarına rağmen sığamıyordu eve. Nihayet razı oldu evlatları. Zorlamadılar gelmesi için. 

Saatin kaç olduğundan haberi olmayan Leyla, müziğe kendini kaptırdıkça bir ferahlama duygusu peydah oldu zihnine. 'Aylar geçse de yıllar geçse de ben seni unutamam', diyordu şarkıda.

Perdeleri açık bıraktığı pencereden görünen yıldızlara baktı. Balkonda çay keyfi yaparak ne çok izlerlerdi yıldızları babaanesiyle, ne çok severlerdi sohbet etmeyi, hatırladı yeniden. Babaannesi ona herkesin bir yıldızı olduğundan bahsetmişti. İyi olanların yıldızları daha büyük ve parlaktı. Onlar da gökyüzündeki en parlak olanlardan seçmişlerdi. Baktığı pencereden görünmüyordu kendi yıldızları. Hem ölen kişinin yıldızı da gider demişti babaannesi. Şarkı sözleri bitip, gitarın kendini gösterdiği uzun bir bölüm başlamışken dışarıdan kuş sesleri geldi.

'Hayret! Ezan ne ara okundu?' diye düşündü Leyla. Bilirdi kuşların ezandan sonra hemen uyandığını. Kuşlar, çılgınlar gibi ne konuşurdu o saatte hep merak ederdi. Cıvıldamaları, karanlığı kesen bir makastı. Birazdan gün ağaracaktı. Dedesinin abdest alışını duydu. 'Sabah oluyor', diye bir iç geçirdi. Geceden kalan tek şarkı bitmeden uyuyakaldı.